Bir gün nasıl olur da asra bedel olur değil mi..Kitabın başlığı ile birlikte zaten harika bir ruh haline bürünüyoruz, yahu bir gün olur ama o bir gün nasıl bir asır olur? Çok sevilen birisinin ölümü, ya da çok sevilen birisinin doğumu, ya da seni yıkan çok çok üzücü bir olay..Hangisi? Bunu okuyucuya vermek, okuyucuya o bir günü bir asır gibi yaşatmak, yaşatabilmek Aytmatov’un ustalığını en güzel şekilde kanıtlar aslında.
Kitapta birçok efsane, masal, söylence ele alıyor yazarımız. Kitabın başında da bundan ; ‘’hayal ürünü olay, yaşamı iğretileme yoluyla anlatma ve beklenmedik, yeni bir bakış açısıyla kurtarma çabasıdır’’ şeklinde bahsediyor, hayal ürünleriyle, bilimsel kurgularla gerçekliği anlatmanın faydasını çok iyi görüyoruz, bize bunu çok kolay anlatıyor Aytmatov, bir taraftan engin bozkırlarda zor şartlarda yaşayan çalışkan, erdemli insanı yaşatıyor , bir taraftan da bilim kurgu filmlerini aratmayan bir edayla bu dünyada minik bir yer kaplayan bu aynı insanın acizliğini çok iyi bir şekilde gözler önüne seriyor.
Kitapta geçen iki kurgunun yazılma sebebini başlarda fark edemediğimi söylemeliyim, Sarı Özek bozkırında geçen olaylar beni gayet içine alıyor ama uzayı olaya nasıl bağlayacak diye aciz düşüncelerle okurken bunu sonlara doğru anca anlayabildim, farkettim ki insan çok aciz, bir yanda erdem açısından büyük işler, küçük insan hayatı için büyük adımlar atılırken bir yandan da dünya son hızıyla dönmeye, beklenilenin aksine senin umrunda olmayarak dönmeye devam ediyor. Bu alıntı ile de; ‘’Eski masallara fazla kapılmışsın sen, Yedike. Adamlar burada dünya çapında uzay işleriyle uğraşıyorlar, sen de tutturmuş, ‘Ana Beyit’imiz! Ana beyitimiz’imiz! diyorsun. Kim dinler seni?’’ bunu görebiliyoruz.
İnsanın iç dünyasını, karşısındakine söyleyeceği sözleri,