"Bak evlat, savaşın iki türlüsü vardır. Bir elinde
silahla yapılan savaş vardır. Bir de dilini ve beynini kullanarak yapılan fîkir savaşları vardır. Kimi zaman olur, silahla savaş yaparsın ama kimi zaman olur dilinle fikir verirsin. Şu zamanda yapılan savaşlar her ne kadar silah savaşları gibi gözükse de aslında hepsi bir fikrin sonucudur. Senin bu yönde ilerlemen için ben sana bunları anlatırım. Davayı sen yürüteceksin."
"Usta ama öne atılıp kâfirleri, hainleri öldürüp temizleyesim geliyor..."
"Evlat, sen şimdi ne dedin? öne atılmak dedin
değil mi? Evet dediğin gibidir, dava öne atılmak demektir. Peki, ben sana bir soru sorayım."
"Buyur usta."
"Senin hiç değerlerine laf edildi mi? Ya da liderin
haksız yere eleştirildi mi? Yahut da dinine ve tarihine, ceddine laf edildi mi? Yani bunlar olduğu zaman, sen hiç öne atılarak cevap verip de susturdun mu onları? Ya da ne kadar cevap verebildin?"
Genç, ustanın bu eleştirisine suskunlukla cevap
vermişti ama usta durmayıp söze kaldığı yerden devam etti:
"Evet, görüyorum ki o zaman da bu zamanki gibi
sustun. Halbuki dava demek öne atılmak demek değil miydi? Hani sen niye öne atılmadın? Bak evlat, bize anlatıldığı gibi değildir bu iş. Sana örnek vereyim. Misal Hz. Peygamber zamanmda dava kılıçla yapılırdı. O zaman Hz, Halid bin Velid çıkar ve kim kâfir deyip onunla çarpışırdı. O zamanın davası o idi. Ama Ebu Hanife zamanında ise artık mücadele değişmişti. Artık ortalıkta kâfir yoktu, Müslümanlar vardı ama sapık zihniyetli Müslümanlar vardı. Felsefeyi abartıp haşa 'Allah arşta oturmuyor mu? Nasıl biz onu görmüyoruz?' diyorlardı ya da bazı ayetleri farklı manalara çekiyorlardı. İşte tam da bu sırada Hz. Halid bin
Velid'in çıktığını düşünsene... Kılıcını çekip kim kâfir diye bağırsa hiç kimse yok ortalıkta. Hepsi Müslüman. Hatta