”Bilir misin ne zordur severek yaşamak. Ona benimsin deyip sarılamamak. Ne zordur hep yakın hissedip aslında ondan uzak olmak.’
CaN YüceL

Nurhan Işkın, bir alıntı ekledi.
24 May 04:22 · Kitabı okudu · İnceledi · 10/10 puan

Sırrım uzak değil, yakın bir yerde, ama onu görecek göz, duyacak kulak nerede?

Ben Ney’im, Hakan Mengüç (Sayfa 26)Ben Ney’im, Hakan Mengüç (Sayfa 26)

Ödül değilsin ceza değilsin
Sen hep benimsin yalnızlık
Günah değilsin ayıp değilsin
Yasak değilsin ayrılık
Uzak değilsin yakın değilsin neredesin ey mutluluk
Her şeyine vuruldum aşk beni ben aşkı unuttum

Pavel Fyodoroviç Smerdyakov, Budapeşte'de Bahar'ı inceledi.
 23 May 22:45 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 8/10 puan

Ferenc Karinthy ile tanışma şerefine eriştim, Budapeşte'de Bahar sayesinde. Kıyıda köşede kalmayı bile hak etmeyen onlarca kağıt israfı varken, böyle bir eserin hak ettiği değeri görememesi beni pek de şaşırtmadı. Dünyanın düzeni böyle herhalde! Schopenhauer'in bu duruma uygun bir alıntısını paylaşmak isterim: "Ahmaklar için yazanlar her zaman karşılarında geniş bir okuyucu/izleyici kitlesi bulurlar."

İnsanlarla yeteri kadar uğraştıktan sonra, daha önce hakkında yazılan bir şey olmadığı için eserin özet niteliğinde içeriğinden bahsetmek istiyorum bu paragrafta. Olur ki eseri okumayı düşünecek olan bir okuyucu, konusu hakkında kaba da olsa bilgi sahibi olsun. Yakın tarihin en acımasız olayına gidiyoruz. İnsan onurunun ayaklar altına alındığı, insanın kendisine en uzak olduğu bir zaman dilimine; İkinci Dünya Savaşı'na. Budapeşte'deyiz. Tuna'nın kıyısında. Sesler geliyor, ancak duyduğumuz sesler hoş bir musiki sesi değil; görüyoruz ancak göz alabildiğince doğal ve güzel değil olan doğayı değil; yürüyoruz ancak güzel bir bahar akşamında yürümeye müsait bir yerde değil; koşuyoruz ancak sağlığımız için değil; yaşıyoruz ancak yerin üstünde değil; evler var ancak yaşamak için değil; gökyüzüne bakıyoruz, güneşi görmek için değil; yıldızları göremiyoruz izinli değil; korkmuyoruz yaşlanmaktan, yaşam belli değil... Böyle bir atmosferin içine bırakıldığınızda neler hissedebileceğinizi görmek isterseniz buyurun. Yazar en ön sıradan biletinizi almış...

'La Vita E Bella' filmini izlemiş okuyucuların anımsayacağı bir olayın aynısının burada cereyan ettiğini görüyoruz. Cümleyi aktarıyorum: "Yahudi olmayan kadın, kocası ile birlikte nereye götürülürse gitmiş, kendiliğinden yakasına sarı Yahudi yıldızı takmıştı..."

Bir şeylerini paylaşamayan insanların hüküm sürmediği bir dünya dileğimle...

Akif Emre'nin anısına...


'Akif Emre bugünün Mehmet Akif'ydi. 

Üç istanbul romanında Mithal Cemal Kuntay çok sevdiği arkadaşı Mehmet Akif'i şair Raif karakteriyle temsil etmişti. Üç İstanbul'da, yani Abdulhamid, Meşrutiyet ve İttihat Terakki İstanbullarında güç, şöhret ve para peşinde olanlar, emellerini, ihtiraslarını ideallerin arkasına gizleyenler, ideallerine inansa da ihtiraslarına gem vuramayıp kalbi sıkışanlar, tetikçiler, fahişeler, yolsuzlar, hırsızlar, hedonistler, hainler bir resm-i geçid yaparlar adeta. Şehrin panoramasını Yakup Kadri'nin Sodom ve Gomore, insanlarını Refik Halid'in Marko Paşa adlı papağan ile temsil ettiği, pusulaların şaştığı bir dönemde insanların yollarını bulmak için baktığı bir yıldızdır şair raif, başka bir deyişle Mehmet Akif.





Akif Emre'de 70'li yılların islamcılarındandı. davanın dava olduğu dönemin aktörlerinden. Gençlik fotoğraflarında da görülen, ölümüne kadar yüzünde kalan asaleti, ağırbaşlılığı, imanı, ihtirassızlığı davaya olan inancının bir yansımasıydı. Belki biraz da karakteri böyleydi ve davasını güzelleştiren de bizzat kendisiydi. Bu dava onun yüzünde güzel bir hal alıyordu.





Akif Emre büyük bir sosyal hareketin parçasıydı. Bu hareketin içerisinde bir insandı, bir bireydi. Sosyal hareketler bir anafor gibi çevresindeki insanları içine çekerler. Bir sosyolojik kader anafora yakın olanları içine alır, yutar, kendisinin bir parçası kılar. anaforun gücü arttıkça oportünistler de döngüye katılır. Onu daha da hızlandırır. Anafor zayıfladığında veya başka bir güç ile karşılaştığında ona kapılmış olan parçacıklar dağılır, insani zaaflar ortaya çıkar. İnsan eşrefi mahlukattır ama esfeli safilin potansiyelini de taşır. İnsani olan hiçbir şey bu yüzden şaşırtmamalıdır aslında. Akif Emre'nin de yozlaşma olarak gördüğü şey, aslında bir sosyal hareketin, onun içindeki bireylerin toplumsal, ekonomik, kültürel zaaflar, arzular ve hırslarıyla etkileşiminin doğal bir sonucudur. Hareketin üyeleri çoğunlukla bir sosyolojik kader sonucu oradadırlar. anafor oluşurken beliren duygular, arzular, idealler, kendilik algıları ütopik söylemlerle örülmüştür. İnsani olan bu söylemlerde ya gizlenmiş ya da temayüz etmeye imkan bile bulamamıştır. Anafor güçlendiğinde, özellikle bu güç sonucu iktidar mevzileri ele geçirildiğinde insani olan ile ideal olan karşı karşıya gelir, içten içe kopmalar başlar. Fakat bunları izhar etmek bireyler için tehlikelidir. Zira izhar durumunda bir dışlanma veya hareketten kopma ihtimali uzak değildir. Bu yüzden bireyin içi ile dışı arasındaki mesafe artar. Maske kalınlaşır. Yaşanan bu iç çelişkinin bastırılmaya çalışılması gücün kaynağının kutsanmasına, idealleştirilmesine yol açar. Çelişkilerin kutsal ideal için kaçınılmaz olduğu yargısı ihtilaçlı ruhları teskin eder. Söylem ile eylem, bireylerin içleri ile dışları arasındaki uçurum çamurla doldurulur. Bu içsel zaaf sonucu hareket daha otoriter bir hal alırken, hareketi oluşturan bireyler içsel yarılmayı yadsıyarak ötekine karşı daha bir nefret dolu hale gelirler. Bir sosyal hareketin yaşaması muhtemel sosyolojik bir uğraktır burası. Bir sosyal hareketin anaforuna kapılmış bireylerin yaşaması muhtemel bir sosyolojik kaderdir bu iç çatışması. 





Akif Emre, Türkiye'deki islamcı hareketin nadide üyelerinden biriydi. Müslümanlığını ve islamcılığını sosyolojik bir kader olarak yaşamayan az sayıda insandan biri olduğu için biricikti. O yüzden yalnızlaştı. Sanki Güney Amerika'da ya da Japonya'da doğsa da Akif Emre müslüman ve islamcı olurdu. Diğerlerini de kendisi gibi bilmek istedi. Olan biteni bir yozlaşma olarak gördü. Karanlıktaki bir yıldız gibi parlayarak insanlara istikamet üzeri olmayı hatırlatmayı tercih etti. Aslında Akif Emre boşuna üzüldü. Üzülmekte kendince haklıydı. Ama onun yozlaşma olarak gördüğü şey gerçekte, bir sosyal hareketin içinde sosyolojik kaderlerini yaşayan bireylerin insani niteliklerinin, toplumsal, kültürel, ekonomik unsurlarla etkileşim içerisinde temayüz ve belki tereddi etmesiydi. Aslında ütopyada mündemiç ve gizlenmiş olan tezahür etmişti.



Akif Emre insan üstü değildi tabii ki, fakat nadideydi, kışın açan bir açelyaydi. Müslümanlığı bir kader değil, bir tercihti. İnandı, inandığı gibi yaşadı. Bu yüzden de ölümü hareketin içindekileri üzdü. Hareketin üyeleri kendilerini görünür kıldığı için bir taraftan rahatsız olsalar da, eski ideallerini temsil eden o parlak yıldızın bulutların arkasında kaybolmasının matemini yaşadılar. Delişmen gençlik günlerine son kez bakabilmenin, bir idealin sönmesine şahitlik etmenin acısıydı belki de bu. Nihayetinde son islamcı, gerçek bir müslüman öldü.'
Allah mekanını cennet eylesin...

"Hayat,
Uzak çekimde komedi,
Yakın planda trajedidir."

-Charlie Chaplin

Rabia Selvi, İçimizdeki Şeytan'ı inceledi.
23 May 12:25 · Kitabı okudu · 5 günde · 8/10 puan

Ben milliyetçi fikirlerle beslenmiş bir aileden geliyorum.Her zaman okumayı araştırmayı sevdim.Fakat kendimden olanı okuyor ve saygı duyuyordum.birgün bir şeyler dank etti!
Bakıyorsunuz fikren yakın olduklarınız sizden farklı , uzak olduklarınızla aynı paydada buluşabiliyorsunuz.bu durumu fark ettikten sonra Nazım Hikmet'in şiirlerini ezberlemeye Sabahattin Ali'nin romanlarını okumaya başladım.Baktım ki eksilmedim.Daha çok pekiştim. Başka izleri takip etmeyi bırakıp kendi hayatıma yeni bir iz bıraktım.Bu kitabı Atsızla olan münakaşasını anlamak için okumak istemiştim fakat gördüm ki fikir çatışmasından ziyade fikirlerimizi asgari düzeyde birleştirip yani içimizde şeytan, tembellik, acizlik , kötülük her ne varsa hepsini kendimizden uzaklaştırmak kim bilir Ömer'in vedası Macide'nin Ömer'den istediği buydu..
İçimizde şeytan artık gitsin gitsin ki artan bencilikten uzaklaşıp biz olmaya hepimiz olmaya çalışalım..başarırız inanıyorum...

İşte şafak vaktı, Mayıs ayındayız.
İşte aydınlık :
akıllı, cesur, taze, diri, insafsız.
İşte bulut :
kaymak gibi lüle lüle.
İşte dağlar :
hem de mavi, hem de serin.
İşte sabah seyranı tilkilerin :
uzun kuyruklarında ışık,
sivri burunlarında telâşları...
İşte seyreyle gözüm :
işte karnı aç
tüyleri diken diken
ağzı kırmızı
işte dağbaşlarında kurdun biri.
Kendinde hiç duymadın mı sen
aç kurdun öfkesini sabah vakitleri?
İşte seyreyle gözüm :
inin önünde ayı,
uyku sersemi henüz.
Sen aklından geçirmedin mi hiç
toprağı koklıyarak,
ayılar gibi dalgın yaşamayı,
bala, armuda, yosunlu loşluğa yakın
insan sesinden, ateşten uzak?
İşte seyreyle gözüm : sincaplar, tavşanlar,
işte kertenkele, işte tosbağa,
işte üzüm gözlü eşeğimiz.
İşte seyreyle gözüm : bir ağaç pırıl pırıl,
güzellikte insana en çok benziyen.
İşte çayır çimen :
İşte, kokla burnum : nane, kekik.
İşte sulan ağzım : labadalar, ebegümeçleri...
Ellerim, ellerim dokunun, okşayın, avuçlayın.
İşte anamın sütü, karımın eti,
gülüşü çocuğumun.
İşte sürülen toprak...
İşte seyreyle gözüm, işte insan :
dağın, taşın, kurdun, kuşun efendisi,
işte çarıkları,
işte poturunda yamalar,
işte karasaban,
işte sağrılarında
kederli, korkunç oyuklarıyla öküzleri...”