“Her medeniyetin kendi tanrısını buluşu ve nasıl ete, kemiğe büründürdüğünü, ontolojik sıralamaya uygun ve realist bir bakış açısıyla önyargısız şekilde okuyucuya sunan Armstrong yine kaliteli bir
“Eser”e imza atmayı başarmış. Kendi yaratıcısını yaratma becerisini geliştirebilen tek canlının ibretlik
kaypaklığını nede güzel dile getirmiş. Hayran olmamak elde değil.
...
Dinin, insan mantığının çözmesi gereken sorulara yanıt vermekle mükellef olmadığı...
Haydaaaaa...
Paleolitik emmioğullarından, bitirim “Z” kuşağına evrilegelen biz maymunumsular gerçekten mantığın çözmesi gereken her problemi dinin çelimsiz omuzlarına yüklememekle hata mı ettik?
Vay bacım vay!!!
20’inci yüzyıla gelindiğinde, zamanında mağara duvarlarına nakşettiği yaratıcısının boğazına bıçak çalacak derecede bencilleşen ve dünyevi zevkini ön plana çıkaran Adem’in pis çocukları...
Aslına bakarsanız, Homo Religiosus dürtüsüne doğuştan sahip bir bireyin, sekulerizmin ayak sesleriyle Tanrı’yı öldürmeye fırsat yakalaması ve hançerini bilemeye başlamış olması ne kadar ironik görünse de o keçinin sırtına yüklenen günahlardan bir gün bıkarak, heybesi dolu bir şekilde ufka bakan yamaçlardan usul usul şehre doğru inmesi gayet olası görünüyordu.
...ve öylede oldu.
Yorumun başında da değindiğim gibi, Dinin, insan mantığının çözmesi gereken sorulara yanıt vermekle mükellef olmaması, her çağın ihtiyacı olan ayrı bir tanrı kavramı oluşturulmasında en büyük
parametre gibi görünüyor.
Bilgi çağı olarak adlandırdığımız 21’inci yüzyıla ramak kala, her sorunun cevabını almaya niyetli
olmadığımız “Tanrı”yı, bilmediğimiz çok az şey kaldığı küstahlığından cesaretle, öldürmeye cüret
etmemizin bir izahı olabilir mi? ...
Neticede, Kan Tarlaları ile din olgusunun yönetim ve kümeleştirme vasfını ne şekilde