Çok sevdiğim bi yazarın yine bayıldığım bi kitabı.. Yalnızlık, eksiklik hissi, sevmenin insanda bıraktığı kırılganlık ve geçmişin insanın omzundan hiç inmeyen yükü kitabın her satırına sinmiş durumda.
İnsan okurken “bunu ben de hissettim” diyor ama tam tarif edemediği duygularla yüzleşiyor. Kitabın dili de tam bu yüzden etkileyici; gösterişli değil ama çok duygulu. Bazı cümleler sanki romanın içinden değil de insanın kendi iç sesinden çıkmış gibi geliyor.
Sevgi çoğu zaman bir kurtuluş değil; insanın içindeki yaraları görünür kılan bir şey gibi anlatılıyor. Bu yüzden kitapta sürekli bir “geç kalmışlık” hissi var. Sanki herkes biraz yanlış zamanda, yanlış yerde yaşıyor. Ve o melankoli kitabın ruhunu taşıyor.
Tarık Tufan’ın erkek karakter yazımında hep gördüğümüz o kırılgan ama içine kapanık ruh hali burada da çok güçlü. Karakterler bağırmıyor, büyük laflar etmiyor ama içlerinde sürekli çöken bir dünya hissediliyor. Bu da romanı daha gerçek yapıyor.
Oysa o bir kadındı ve bu sıradanlıklardan uzak olmalıydı.
Onun bakışları için şarkı söylenmesi gerekiyordu. Parmak uçlarına şiirler kondurmak gerekiyordu. Onun için kimseler yokken ağlamak gerekiyordu.
Modern zamanların illüzyonuyla sarhoş olan insanlar için gerçeklik hep trajiktir. Yaşadıklarının bir kıyafet balosu olmadığının farkına varmak şaşırtır onları.