1898'deyiz, Pera Palas'ın inanılmaz yeni ve görkemli olduğu, valslerin, şampanyaların havada uçuştuğu, (en sevdiğim), Türklerin alafranga adetlerle tanışıp âşina olduğu, öte yandan da 2. Abdülhamid'in baskı rejimiyle imparatorluğu yönettiği, kitap ve gazetelerin toplandığı, padişahı eleştirmenin mutlak cezayla sonuçlandığı istibdat günleri... Anlayacağınız, bir yanın bahar bahçe, bir yanın ise yaprak döktüğü zamanlar yine. 1898'de yazılıp sansüre uğramış ve 1912'de sansürsüz haliyle yeniden yayımlanmış bu metin ise, Şefik Bey'in Pera Palas'ta tanıştığı İngiliz Lydia'ya duyduğu aşkı anlatıyor.
Efendim devamlı valsler ediliyor, ne olsa haydi vals deniyor, yemek yeniyor, vals ediliyor, kavga çıkıyor, vals ediliyor, çay içiliyor, vals ediliyor... Sonsuz bir vals döngüsü var metinde. Şefik Bey de öyle bir vals ediyor ki, tüm yabancıların dili tutuluveriyor, "Aa bu Türk nasıl böyle vals eder? Amanın!" diye şaşıp kalıyorlar ve böylece Lydia Hanım'ı da etkilemiş oluyor. Ardından sayfalarca vals anlarını okuyoruz bu ikilinin... (Vals yapmak değil miydi o ya, kitapta hep "vals etmek" denmiş). İlkkan sen bu vals meselesini kafanda apayrı bir yere koymuşsun...
Bana kalırsa, dönemin portresini çizmesi açısından oldukça başarılı bir metin fakat Şefik Bey'in monologları eksik kalmış gibi... Öyle ki baskı rejiminde yaşamak, bir yandan da kendi ülkesinde baskı nedir bilmeyen yabancı insanlarla böyle haşir neşir olmak ve onların asla anlayamayacağı dertlerle boğuşmak kolay iş değil, bu sebeple keşke biraz daha çok okusaydık onun düşüncelerini, çatışmalarını... (Mesela ben şimdi bi' İngiliz'e gidip nasıl "Bizim ülkede yılbaşı ağaçlarını bıçaklıyorlar" diyeyim?) Ortadoğu ve Balkanların en iyi dansçısı, Şefik Bey, valse biraz ara verin de politik lakırtılar edelim efendim.