Kendimi hep olduğum yerden büyük hissettim. Küçümseyici bir yerden değil bu söylediğim. İçime sığdıramadığım bir hisle yıllardır insanları anlamaya, kendimi anlamaya, kendimi dünyanın bir noktasına, anlamlı bir şeye bağlamaya çalışıyorum. I Who Have Never Known Men bendeki bütün bu hislerde bir titreşim uyandırmayı başardığı için kayda değer bir incelemeyi, okunmayı hak ettiğinin söylenmesinin gerektiğini düşündüm.
Bir adımız yok bizim, bir sığınakta hayatta kalmaya çalışan kırk kadın. Sistematik bir şekilde sadece hayatta kalıyorlar. Onlara düzenli olarak yiyecek ve temel ihtiyaçlarının çok cüzi bir kısmına yetecek yardımı sağlayan görevliler var. Bu düzen içerisinde ne kadar süredir bulunduklarını, nasıl ve neden burada olduklarını bilmiyorlar. Nerede olduklarını, ne kadar burada kalacaklarını bilmiyorlar. Bir noktada kim olduklarını biliyorlar sadece. Hatıralarını canlı tutmaya çalışıyorlar ama bir sığınakta ne kadar başarabilirlerse bunu, o kadar başarabiliyorlar. Aslında hikaye bu şekilde başlıyor. Ana karakterimiz sığınaktaki en küçük kadın ve eski hayatına dair hiçbir şey hatırlamıyor. Diğer kadınlar da sığınağa geldikleri zaman onun çok küçük olduğunu söylediklerinden dolayı onun için dışarısı denilen şey sadece bir hayal.
Kadınlar, en yaşlıları bile, ona aşkı, arzuyu, dünyada neler olduğunu anlatmıyor. Sıkça “What’s the point?” cümlesini duyuyoruz kadınlardan. Umutlarını yitirmişler ve bu şekilde sadece yaşıyorlar. Aynı zamanda birbirlerine dokunmaları, kendilerine zarar vermeleri de yasak. Aslında kitabı okudukça durum çok anlamsız bir hal almıştı benim için. Tıpkı ana karakter için de olduğu gibi. Spoiler vermeden bu incelemeyi yazmak çok zor ama şunu söyleyebilirim ki beklentilerin ötesinde bir hikaye. Cevapsızlığın verdiği huzursuzluk, tatminsizlik, kimi
insanın bazen savaşı anlamakta ne kadar yetersiz kaldığını, bir kadının, bir annenin ve en önemlisi bir insanın hayatını nasıl kazandığını içim korka korka okudum. savaşın yok ettiklerini, şiddetin gücünü kaşlarım çatık, soluk soluğa hep bir ümit besleyerek yok saymaya çalıştım. ama günün sonunda elimizde bir tutam saç, korku. hem de fırtınalı bir denizde yüzmeye çalışıyormuşuzcasına bir korku. derinde, ölmeyi bekleyen ama hep bir olasılık denizinde iyi şeylerin de olmasını bekleyen bir korku. umut hala var mı bilmiyorum ama karanlık hep var. belki burada değil ama birilerinin içinde, kiminin rüyasında, bir başkasının gölgesinde, bazılarının da kapısında bekliyor.
bir haber bülteninde yıkılan bir binanın neler söyleyebileceğini görmüyoruz oysa yıkılan duvarın altında ezilen çerçevenin boş olduğunu, anıların, sevdiklerimizin insanlarla beraber dolaştığını bilmiyoruz. insanların kalbine bir fotoğrafın bastırılıp orada sonsuz ümitlerle nasıl yolculuklara çıkmaya cesaret ettiklerini bilmiyoruz.
biz sadece görüyoruz. çoğu zaman karanlık olan sayfanın belki yüzde biri bir gün aydınlık gösteriliyor ve biz yerin altında saklanan bu karanlığa tutulan ışıkla küçük bir parça görüyoruz. bence içimize akan bu karanlıktan kurtulmak mümkün değil. ne kadar cesur olursak olalım, yıkılan bu dünya bizimki değil. belki olacak ama bugün değil.
aşk hakkında bir şeyler bildiğini sanan herkes için cevap niteliğinde, başucunuzda arkadaşınızı koymuşsunuz da sohbet ediyormuşsunuz gibi bir kitap. içinde kadın olmanın, aşkın, aşka ulaşmaktaki zorlukların, içindeyken yaşanan duygusal çelişkilerin, kendini tanımanın, arkadaşlarını tanımanın, yalnızlığı tanımanın ve aşk sandığımız ama aslında çok da öyle olmayan bir çok şeyin barındığı bir kitap.
yazar gerçekten bir arkadaşınızmış gibi size başından geçenleri çok akıcı bir dille anlatıyor. ister istemez kendinizi yaşamanın tam ortasında buluyorsunuz. yazarın üzüldüğü yerlerde üzülüp, güzel şeyler düşündüğü yerlerde güzel şeyler düşünüyorsunuz. kendisini kaybettiği birçok şey yaşıyor yazar ve aslında bunları tetikleyen şeylerin kadınlarda temelde ne kadar benzediğini fark ediyorsunuz.
beni en çok etkilen şeylerden biri yazarın yeme bozuklukları ve kilo algısı ile ilgili yazdığı bölümdü. kadınlarımızın güzellik algısı altında ne derece ezildiğini, kendisinin neler hissettiğini, neler yaşadığını anlattığı bu kısımda kendimden o kadar çok parçayla karşılaştım ki bu kadar açık ve net bir dille bunu ifade edebilmiş olması beni çok şaşırttı. söylemeye cesaret edemediğim, kendime söylerken utandığım ne varsa yazar kendisine söylüyordu ama bir yandan da bana söylüyor gibiydi.
ikinci çok etkilendiğim kısım ise en yakın arkadaşının sevgilisi ile yaşamaya karar verişi olmuştu. o süreçte yaşadıkları, kendi yalnızlığı, yirmilerin getirdiği o sürekli koşuşturma durumunu o kadar güzel işlemişti ki yazar şu an ne yaşadığımı ben daha iyi açıklayamazdım.
kesinlikle yirmilerindeki kadınların okuması gerektiğini düşünüyorum. bir iç serinliği, yalnız olmadığını hissetme durumu yaşamak için önerimdir
Everything I Know About LoveDolly Alderton
Baumgartner'ın hikayesi yaşlı bir adamın yıllar önce ölen eşine duyduğu özlemi anlatıyor. Aslında basit gözükse de, ana karakter sadece yalnızlıkla değil, eşine duyduğu sevgiyle de bir başına kalmış durumda. Bana ölümle gelen yalnızlıklar hep Fleabag'in meşhur repliklerden birini hatırlatır: I don't know what to do with all that love i have for her. Birini kaybettiğinizde, özellikle de hayatınızın neredeyse tamamını geçirdiğiniz ve geçirmeyi planladığınız, artık geriye dönülmez bir eksiklik içinde bulursunuz kendinizi. Baumgartner'a da aynen böyle oluyor. Kendisini içinden çıkılmaz bir yaşlılık ve yalnızlık içinde buluyor. Kendi kendine zaman öldürüyor, insanları çoğu zaman çekilmez buluyor ama yine de onlara olan ihtiyacının önüne geçemiyor.
Kitapta Anna'ya, Baumgartner'ın eşine daha çok yer verileceğini düşünmüştüm okurken ama Anna'nın metinleri geçmişi anlamakta yeterince yardımcı oluyor. Anna ile Baumgartner'ın hikayeleri ayrı ayrı ve beraber işleniyor bu yazılarda ve onları tanımamızı sağlıyor. Böylece ikili ile beraber aynı yollardan geçebiliyor okuyucu.
Baumgartner'ın yalnızlığını şöyle hissediyorum: bir sevgi, bir his, ilk görüşte kalbi çarptıran ve aklınıza kazınan, aylar sonra sizi hatırlıyor ve size birbirinize gülümsediğinizi söylüyor. Konuşmadan anlaşabilmenin kolaylığı... Hayal ettiğiniz her şeyin aslında gerçek olması... İşte o sevgi Baumgartner'ın başına koca bir yalnızlık olarak dönüyor. Anna'nın karakteri ise bir o kadar güçlü ve inatçı ama bir o kadar da sevgiye ve korunmaya muhtaç. Birbirlerine güven veriyorlar, birbirlerine bakıp birbirlerinin hikayelerine yoldaş oluyorlar.
Baumgartner'ın hikayesi yüreğe dokunan bir hikaye. Paul Auster da zaten çok başarılı bir yazardı. Zor zamanlardan geçmiyorsanız okunmasını tavsiye ederim.
BaumgartnerPaul Auster
Gece Yarısı Tüm Aşıklar, kendini kaybetmiş ve bunun farkında bile olmayan bir kızın Irie'nin hikayesi. Elle tutulur bir şey değil, ama göz yaşartıcı derecede güzel bir eser.
Yazarın daha önce Cennet kitabını okuyup dilinden çok etkilenmiştim. Bu kadar yalın bir dille hayatın içinden küçük anları çekip çıkarıyor, aynı anda içimde bir şeylerin hareketlenmesine de olanak sağlıyordu. Hayran olmamak elimde değildi ama Cennet kitabında kendimle bağdaştıramadığım bir konu olan akran zorbalığı teması işlenmişti. Buna rağmen yazarı takip edilecekler listeme eklemiştim. Gece Yarısı Tüm Aşıklar kitabı, benim gibi romantikler için ismiyle sizi kendine çekmekte çok başarılı olabilecek bir kitap. Ama umutlarınızın ötesinde yazar farklı birçok konuyu ele alıyor kitapta.
Kitabın ana karakteri Fuyuko Irie, redaktörlük işiyle ilgilenen otuzlarında bir kadın. Okudukça karakterin aslında ne kadar bilinç dışı bir hayat sürdüğünü, etrafında olan bitenleri geçin, kendi başına gelenleri bile oturup düşünmediğini, herhangi bir zevkten ve histen mahrum bir şekilde hayatını geçirdiğini görüyorsunuz. Ben aslında karakterle tam olarak bütünleşemesem de kitapta bahsi geçen bazı duygular çok tanıdıktı ve en başta da bahsettiğim üzere yazarın dili o kadar sade ve keskin noktalara dokunuyor ki bahsettiği şeyi içinizde bir yerlerde yaşamışsanız daha önce, bu hissi hatırlamamanız imkansız bir hal alıyor.
Kitap boyunca karakterimizin tanıştığı karakter olan Mitsutsuka ile geçen ilişkisini okuyoruz. Bir yandan da Fuyuko'nun kendi gelişimine tanık oluyoruz tabii ki. Yazar otuzlu yaşlarda kadın olmanın getirdiği toplumsal zorluklardan da bahsediyor yer yer. Açıkcası kitabın sonu beni biraz hayal kırıklığına uğratsa da etkilenmeden durmak mümkün değildi benim için.
Kendimi oldum olası küçük şeyleri