Zevkin doruğundayken bile yüreğimizin bize gerçekten, "Bu anın sürekli olmasını isterdim," dediği anlar çok nadirdir; öncesinin özlemi ve sonrasının arzusuyla yüreğimizi endişe içerisinde ve bomboş bırakan geçici bir hale nasıl mutluluk diyebiliriz?
Ama ruhumun, geçmişi anımsamaya veya geleceğe uzanmaya gereksinim duymadan bütünüyle dayanabileceği ve tüm varlığını orada yoğunlaştırabileceği, zamanın önemini yitirdiği, yine de şimdiki zamanın akıp gitmekte olduğunu hiç belli etmeksizin hep sürdürdüğü, varlığımızı hissetmenin dışında hiçbir yoksunluk veya neşe, zevk veya acı, arzu veya korku duymadan sürüp gittiği, bu duygunun bütün benliğimizi doldurduğu bir hal varsa, bu hal devam ettiği sürece insan kendini mutlu sayabilir; bu mutluluk yaşamın zevklerinde olduğu gibi eksik, zavallı ve göreli bir mutluluk değil, ruhta doldurulması gerekli bir boşluk olduğu duygusu uyandırmayan yeterli, mükemmel ve dolu dolu bir mutluluk olur.
... Böyle bir durumda neden zevk alınır? Bizim dışımızdda bir şeyden değil, kendimizden ve varoluşumuzdan başka bir şeyden değil, bu durum sürdükçe, insan tıpkı Tanrı gibi, kendine yeter. Başka duygulanımlardan bağımsız var olma duygusu, durmadan şu dünyadaki yaşamımızı altüst edip, ondan alabileceğimiz zevkin önüne geçen bütün duygusal ve dünyevi izlenimleri kendisinden uzak tutmasını bilenler için bu varoluşu değerli ve tatlı kılmaya yetecek bir hoşnutluk ve huzur duygusudur. Ama insanların çoğu sürekli tutkularının esiri olduğundan bu durumu çok az bilir, mutluluğu çok kısa süre ve eksik olarak tattığından gerçek büyüyü hissetmelerine yetmeyecek karışık ve karanlık bir mutluluk kavramına sahiptir. İçinde bulunduğumuz koşullarda, tatlı kendinden geçme arzusunun, gereksinimleri durmadan yenilenen etkin yaşama karşı bir tiksinti duygusu yaratması