yara’dan sargıyı çözüşünüzü ve o dayanılmaz yaraya kimsenin yardımı olmadan bakışınızı, onu bir merhamet tufanı ile ıslatışınızı ve yeniden sıcakça sarıp koynunuza koyuşunuzu. böyle miydi acaba?
o, şehirleri kuruyormuş, dinleyip işliyorlarmış gibi yere ya da duvarlara tutunuşları, yaklaşışları. o harika susuşları ile dünyanın gittikçe artan gürültüsünü, işkence edilenlerin çığlıklarını ve çırpınışlarını tutuşları ve yutuşları.
ah zarifoğlu, ah zarifoğlu!
en sevdiğim şairin bu kitabını edinir edinmez heyecan ile açtım sayfaları. bir çırpıda yalayıp yutmak istedim ne kadar kelime var ise. -eh ama yapamadım nihayet.-
çünkü sevgili dostlarım, kitapta hemen hemen her cümle üzerinde düşünüyor insan. öyle ağır, öyle düşündürücü sözler var ki! sadece kendi yaşadığı zamanı değil, resmen günümüzü de görmüş de yazmış zarifoğlu.
kitapta genel olarak doğaya ve eskiye kaçışın havası esiyor. ki bence haklı olarak. zarifoğlu’nun da dediği gibi beton kaykılı bu dünyada elbet yaşanmıyor.
onun dışında belirttiğim gibi kitap yaşam üzerine çok düşündürücü. kendisine ait anıları derlemiş bu eserinde. okurken bir çok kez kitabı elimden bırakıp düşünmek, bir cümleyi defalarca okumak, bir çok satırın altını çizmek zorunda hissettim kendimi. bazen kelimeleri çokça da zorluyor zihni. şimdi dönüp sayfalara bakınca, bir çok da not aldığımı fark ediyorum kitap üzerinde.
“şâir, yaşamayı varlık ve oluşun özüne dokunan bir derinlik içinde algıladığı ve arka plandaki hikmetle anlaşarak yaşadığı için, hikmetin onun anlatımında parıldaması pek tabiidir.”
satırlarında Yaradan’ın varlığını iliklerine kadar hissediyor insan. zarifoğlu resmen özüne dönmesi için kalemiyle zorluyor insanı.
“bir kalbiniz var,” diyor, “onu tanıyınız.”