• Tağuta kulluktan ve onun yasalarına uymaktan vazgeçmek ile Allaha şirk koşmaktan sakınmak ;Amellerin kabul olması için gerekli olan en önemli şart ve Allahın,kulları üzerine yazdığı ilk farzdır.
  • Kırlangıcın Çığlığı * Ahmet Ümit

    1.Polisiye türündeki eserleri severlerdenseniz bir Ahmet Ümit eseri okumuş ve Komiser Nevzat ile tanışmış olmanız muhtemeldir. Komiser Nevzat ve ekibi bu sefer bir seri katilin peşinde. Kendisi de tacize uğradığı için sadece çocuk tacizcilerini öldüren bir katil, Körebe. Çocuk tacizleri, pedofili, Suriyeli göçmenler, organ mafyası vesaire… Kısacası yaşadığımız toplumun gerçekleri bu yapıtın malzemesi. Ahmet Ümit eserine “vicdanını yitirmiş bir dünyadan başka nedir ki cehennem?” diyerek başlıyor ve “Kötüleri öldürerek adalet sağlanabilir mi?” sorusunun cevabını aratıyor okuruna. Günümüz Yazarlarından Okunası 8 Roman

    ” ‘Çok empati kuruyorsunuz Başkomserim’ dedi. ‘Ne dünya bu kadar hassasiyeti kaldırır, ne insanlar bu kadar inceliği…'”
    2. Kırlangıç Çığlığı kitabının konusu yıllar öncesinden “Körebe” davası olarak tamamlanamadan açık kalan bir seri katil vakasının yeniden öldürmeye başlaması üzerine kurulmuş. Ahmet Ümit kitabı ile ilgili bir konuşmasında şöyle demiştir; “Çocuk tacizcilerini öldüren bir seri katil mi daha tehlikeli yoksa dünya bu haldeyken ‘aman banane’ deyip kendi keyfine bakan insan mı daha tehlikelidir?”. Kitabı okurken gerçekten bu ikilemi sık sık hissettiğiniz oluyor. Hatta karakterlerin bile bazen bu ikilemde kaldığını görüyoruz. Kitapta “Körebe” adındaki seri katil çocuk tacizcilerini hedef alıyor ve onları hep aynı ritüelde öldürüyor. Yıllar öncesinde bu vaka yaşanmış fakat yakalanamamış. Bir gün Nevzat Başkomiser’in ekibi cinayet mahalline gittiğinde gördüğü manzara karşısında Körebe’nin geri geldiğine karar veriyorlar. Nevzat Başkomiser eşini ve kızını bir saldırıda kaybetmiştir ve kızı da zamanında bir taciz vakasıyla karşı karşıya kalmıştır. Bu nedenle konu oldukça hassas bir hal almaya başlar.

    Körebe kurbanlarını hep çocuk tacizcilerinden seçmektedir. Tacizcileri öldürüp çocuklarla ilgili mekanlara götürür ve yanlarına bir oyuncak bırakır. Ayrıca kurbanların gözlerini kadife bir göz bandı ile bağlar hep sağ kulaklarını kesmektedir. Bu nedenle de adı Körebe olarak yer etmiştir. Oldukça net ve ayırt edilebilir bir ritüel olduğu için cinayetler yeniden başladığında herkes Körebe’nin geri döndüğü konusunda hem fikir olmuştur.

    Kitap genel olarak işlenen bu cinayetlerin çözüm aşamalarını ve geçmişle olan bağlantılarını izleyerek bir yol haritası çıkarıyor. Olayların tam çözüldüğünü düşündüğünüz noktalarda çok güzel ters köşeler var. Bu nedenle kitabı okurken heyecanınızı hiç kaybetmiyorsunuz. Körebe’nin işlediği cinayetler ve yaptığı ritüelin nedeni kitapta detaylıca anlatılıyor. Okumamış kişilerin şevkini kırmamak adına burada bahsetmek istemem fakat kitapta en etkileyici bulduğum noktalardan birisi olduğumu söylemem gerekir.

    Kitabın değindiği diğer sosyal problemlerden biri de Suriyeli mültecilerin sorunları. Gerçekten bizim günlük yaşantımıza devam ederken göz ardı ettiğimiz ve çok da farkında olmadığımız bir sorun aslında. Ahmet Ümit onların hayatlarına biraz ışık tutmuş. Para uğruna çocuklarından, kendilerinden, ailelerinden nasıl vazgeçmek zorunda kaldıklarını ve bu yüzden de başlarına ne kadar talihsiz olaylarından geldiğinden bahsediliyor. Özellikle de çocukların böylesi tehlikeli bir devirde bu şartlar altında hayatta kalmaya çalışmasını böyle bir pencereden görmek beni oldukça etkiledi.

    Genel olarak kitapta toplumun belki de görmemek için gözlerini kapattığı, kırlangıç çığlıklarını eğlence zannettikleri hikayelerin acı gerçekleri yansıtılıyor. Bu nedenle bu kitabı sadece bir polisiye roman olarak nitelemek istemem. Toplumsal bir eleştiri olarak da okunması gerektiğini düşünüyorum.

    Dil olarak Ahmet Ümit diğer kitaplarında da olduğu gibi son derece akıcı ve yalın bir kullanmış. Okumakta ve olayları takip etmekte bir okuyucu olarak hiç zorluk çekmediğimi belirtmeliyim. Polisiye romanlarında genel olarak hem karakter fazlalıkları hem de hızlı olay akışları nedeniyle bazen okurken kopukluklar yaşanabiliyor. Ama genel olarak Ahmet Ümit kitapları bu kopukluklara pek izin vermiyor. Bu nedenle de benim okurken yine çok keyif aldığım ve tavsiye listeme de eklediğim bir kitap oldu.

    Yazan: Pınar Şimşek
  • Başta belirtmem gerekir ki bu inceleme benim algıladığım bir dünya. Eğer eseri okumamışsanız okumanızı tavsiye etmem. Çünkü benim algılarım üzerinden sizin algınızın yeşermesi belki de esere yapılabilecek en büyük ihanettir. Bu ihanetin sorumluluğunu üstlenmiyorum. Kendime sadece bir hatırlatma, not babında düşüyorum. Belki de bu kendi zihnime yapmış olduğum bir ihanet. Çünkü her hatırlanma aynı hatırlanma olacaksa sanırım olacak gibi. Aynılığı yaşamak oldukça büyük bir işkence belki de haksızlık. Bu yüzden daha geniş, daha kapsamlı yaklaşmak istiyorum, haliyle farklı yerlere sıçratıyor getirdiğim yorumu. Hem, yazarken beyin daha çok çalıştığı gibi daha da sınırlıyor kendini. Açıkçası bu bir çıkmazlık halinden öteye varmıyor. Şu da var ki: Güçlü bir hafıza için düşlemek oldukça zengin bir uğraş ama ben hafızama güvenmediğim/güvenemediğim için yazmak zorunda kalıyorum.

    Hayranlık duyduğum eserlere inceleme yapmak benim için korkunç bir kâbustan başka bir şey değildir. Eseri ve eserle beraber yazarı yanlış anlayıp yorumlamaktan değil benim korkum. Benim korkum, eserle zihnimde yarattığım o muazzam dünyaya sınır getirmek, bir yere sabitlemek, zihnimi sınırladığım haliyle düşünme korkusudur. Bazen bir eserin ismi ve konusu yetiyor bilincimin sarsılması için. Sarsılan bilincimle eseri yahut eserin ismini öyle bir hayal ederim, öyle bir yüceltirim ki isim ve konusundan sonra eğer kendi yaratmış olduğum dünyayı sayfalara döksem belki yeni bir eser ortaya çıkacaktır. Hatta zihnimde eserle ilgili yaratmış olduğum dünya eserle tamamen zıt olabilir yani hiçbir alakası da olmayabilir. Böyle düşünüp bir daha o eseri ellemeye cesaretim kalmaz. Çünkü isimle kendi hafızamda yaratmış olduğum dünyayı yerle yeksan etmek istemem daha doğrusu böyle bir cürette bulunamam. Belki de bu kendime yaratmış olduğum muazzam bir duvardır, bilmiyorum. Belki de eseri okumam bana oldukça büyük bir zenginlik katacaktır, deneyimleyince anlıyor insan. Godotyu Beklerken…. İlk bu isimle karşılaştığım vakit bilincim oldukça sarsılmıştı. Neyin beklentisi? Kim bekliyor? Beklenen ne? İlk düşlemede bu soruları sordum. Vakit geçtikçe düşünmeye devam ettim. İsim bilincimi sarsa da ileriye götüremedim işi. Çünkü yazar sınır getirmişti: Godot? Bekle/Bekleme/Beklemek/Beklenti… Godot kimdi? Ve bekleyen kimdi? İsim üzerinde çok fazla düşündüm sonra konusuna baktım bir paragraflık konusuna. Bilincim daha da sarsıldı. Yaklaşık bir ay kadar sadece konusunu düşünüp durdum. Elbette gündelik işlerimi aksatmadan. Aklımı sürekli kurcalayan bu esere nihayet başlama cesareti gösterebildim. Çünkü anladım ki benim düşündüğüm oldukça basit ve sınırlanmış/sınırlandırılmış birkaç parça kopuk, zayıf hayalden ibaret…

    Bu incelemede incelemenin birçok unsurundan vazgeçmek durumundayım. Bu eseri tam anlamıyla yahut bize düşen anlamıyla bir yazı yazıp bitirmek imkânsız. Sürekli düşündüklerinin üzerine yeni düşünceler ekleyen; fenomen, fenomenliği her geçen gün başka alanlara sıçrayan, sıçradığı her alanda yeni yeni çeşitli düşüncelere sebebiyet veren bir eser. Yani, gösterenin ötesine her zaman uzanan bir eser. Bana kalırsa tüm zamanların en iyi beş kitabına dâhil edilmeli amma kaç kitap okudum ki böyle bir şey söyleme cesaretinde bulunuyorum? Veya neden düşüncemi bütün herkes için geçerli kılmaya çalışayım? Okuyarak, bitirerek bitmeyen bir eser, tam aksine her okuyuş yahut düşünüşte yeni bir okuma daha gerekli kılıyor.

    Yaşam, engelleri aşmak üzerine kurulu. Yaşam, engelleri aşarken verdiği haz üzerine kurulu. Aksi takdirde birinci engel aşındıktan sonra kimse ikinci engelle uğraşmak istemez. Haz vermedikten sonra ne anlamı kalır aşmanın, aşmamanın yahut aşamamanın? Ve bu engelleri aşarken hazza bahaneler gerekli. Yani hazzın da karnı boş çalışmıyor. Hazzın kendini beslemesi gerekli ‘’beklenti’’ içinde girip ve beklentinin karşılanması gerekli. Birinci engelde beklenti karşılanmazsa ikinciye zor dayanır. İkinci defa da beklenti karşılanmazsa artık haz ölür ve insanlar durur, yerinde sayar, geriye döner. Tamam, ampul için bininci deneme belki gerçekleşmiş ama milyarlarca insan denememiş bunu da gözden kaçırmamak gerekli. İşin bu tarafına vurgu yapıyorum. Hepimizin kendi kendine yaratmış olduğu bir Godot var. Kendimiz bir Godot yaratmasak dahi başkaları bize özenle bir Godot yaratmıştır. Bizi bir beklenti içine çoktan sokmuşlardır. Beckett ne yapmak istedi? Bütün Godotları öldürmemizi mi istedi? Neyle ve nasıl öldüreceğiz? Aslında bunun cevabı basit: Beklemeyerek. Yani Beckett diyor ki: Hayat bir ıstıraptır, bu ıstıraba giden tek yol beklentilerimizin yarattığı yıkıntılardır ve o yıkıntıları ortadan kaldırmanın tek yolu beklentilerimizi hiç acımadan öldürmemiz gerekmektedir. Oldukça sağlam, oldukça çekici bir varoluşsal savunma. Tabii, Samuel bunu söylemiyor, bana bunları düşündürttüğü için söylüyorum. Belki de söylüyordur, bilmiyorum, bakmadım. İşte bu yüzden Godot gelmiyor, gelmez de. Oldukça trajik ve komik bir sahnedeyiz. Bu sahnede durdukça alkış beklentisi içinde çok güzel hareketler yapıyoruz(!)

    Kitabın isminden içeriğe geçecek olursak. İsim ve içerik tamamen örtüşmektedir.

    Burası, Samuel Beckett sahnesi. Bütün inançların kafasının karıştığı bir sahne. Bu sahnede alkış yok, gülmek, ağlamak yok. Bu sahnede yalnızca gerçeğin trajedisi var. Bu trajedi bir ağıt değil bir düşünce trajedisi. Bu trajedi seni hareketsiz kılan tek trajedidir. Çünkü bu sahnede Samuel Beckett soruları soruyor. Üstelik cevapsız sorular. Bu sahnede olan şey: Godotsuzluk değil, Godot. Godotun geride bıraktığı yıkıntı, uçurum.

    Estragon (Gogo): Geçmişini hatırlamayan, güdüleriyle hareket eden biridir. Bu karakter toplumun unutkanlığını temsil etmekle beraber ayaktakımını da temsil etmektedir. Bu gibi tiplere hangi yönü işaret edersen o tarafa yığılır ve yığıldığı tarafı tarumar eder. Yakar, yıkar, biçer ardından unutur ve yaşamaya devam eder. Karşı çıkmazlar. Akıl eksikliği her zaman kendini gösterir. Bu grup, demokrasi ve propaganda ile hâkim olanların hâkimiyet garantisidir. Bu gruba acımak sanırım bir ihanettir. Acımamak ise insanı/insanları faşizme götüren bir eylem olarak kendini gösterir. Bu değişmez ve sarsılmaz yazgı eğitimle de çözülecek bir iş değildir. Bunların beklentileri ve kurtarıcılık arayışları hiçbir zaman sönmez, söndürülemez. Farkında olanlar için bu grup acı bir yazgıdan başka bir şey değildir.

    Vladimir (Didi): Soru sorar, düşler ve düşünür. İnsanlık yanı ağır basar. Bu kişi orta sınıfı temsil ediyor. Küçük burjuva sınıfı. Kafa bırakmamak için kafayı çalıştırmaya çalışan sınıf. İyi eylemleri olduğu kadar kötü eylemleri de olan bir kişi. Gogo gibilerini yanında tutar, onlara ümit bağışlar. Yani Gogoya Godotu veren kişidir. Beckett, hayat felsefesinin özünü, bekleyişini, kendisini hayatta hiçbir şeyin anlamı ve önemi olmadığını bu karakter ile verir. Yani bu karakter trajedinin, komedinin kendisidir.

    Pozzo: Lucky’nin sahibi, sömüren, varlıklı, güçlü. İnsanları kendi türü ve kendi türü dışındakiler olarak ayıran, insani yönü hemen hemen hiç olmayan biridir. Kendine düşkün, kendini seven daha da ileriye gidecek olursak kendine tapan ve tapılmasını isteyen biridir.

    Çocuk: Saf ve temizdir. Elçidir. Godotun hiç gelmeyeceğini söyler. Diğer bir tanım değişiyle saflığı, dürüstlüğü temsil etmektedir.

    Köleliğe farklı bir bakış: Alternatifsizlik düşüncesinin zerk edilmesi… Köle? Nesnedir. Düşünceci, dili değil, şekli şeması değerdir. Nesnelerin düşüncesi, dili olmaz, köle dilsiz ama üretken bir nesne. Zaten kölelik üzerine oluşturulmuş birçok yapıt yahut düşünce yazısı zerk edilen alternatifsizliğin kendisini gösteriyor ama bu türde bir eserde kölelik bu kadar öz, saf ve duru anlatılamaz diye düşünüyorum.

    Luck, Pozzo’nun kölesi. Sahnedeki köle hakkındaki Pozzo’nun ilk cümlesi oldukça dikkate değer: ‘’Dikkat! Saldırır!’’… Köle, her daim tehlike ve saldırganlık arz eder. Çünkü köle ya itaat eder ya da hayvansal kaslarını kullanarak saldırıya geçer. Çünkü köleye verilmiş bir söz hakkı bulunmamaktadır. Söz hakkı verilse dahi söz söyleyecek kadar kelime bilmez. Bu çıkmazlık hali de saldırganlığı getirir. Kölelerin ve işçilerin eğitimsiz olması Pozzo gibilerin işine yarar. Eğitim demek düşünmek demektir ve düşünmek de hakkını koparıp almaktır. Kimse kimseye hak vermez, hakkın varsa almak zorundasın. Şu an ki mesleki liselerin neden kalitesiz olduğunu ve dahası eğitimin her alanının bu kadar kalitesiz olduğunu da göstermeye yeterli. İnsanlara düşünecek zaman bırakmamak için ellerinden gelen her şeyi yapmışlar/yapıyorlar. Önce eğitim diyerek okullara onlarca yıl hapsederler. Sonra ekmek uğruna yarıştırırlar. Hadi diyelim ki birey kendi çabasıyla bunları da aştı. Bu defa devreye tüketim giriyor alışveriş merkezleri vs… Özgürlük, her sahada, her toplumda, her düşüncede kıstırılmış, hapsedilmiş durumda. Şu an her şey yapmakta hürsünüz denilse inanıyorum ki insanların hayatında pek bir değişim olmaz, ölüm ve öldürmeler dışında. Çünkü özgürlüğün ne olduğu ne olmadığı üzerinde yeterince kafa yormadık. Çünkü hiç kimse özgürlüğün sınırına dayanmamıştır. Çünkü bize benimsettikleri hayat tarzı, yaratmış oldukları kültür ve medeniyet üzerinden yaşamaya devam edeceğiz. Mesele, iki şey arasında yahut yüzlerce şey arasında seçim yapmak değildir. Liberal kafayla düşündüğümüz özgürlük kavramlarının dışına ne zaman çıkacağız? Çıksak nereye sığınacağız?

    Luck’a zerk edilen alternatifsizlik nerde? Luck neden kölelik yapıyor? Luck, Pozzo’nun eşyalarını hiçbir şekilde elinden düşürmüyor, her an gelebilecek yeni emirlere karşılık hazırda bekliyor. Luck’un bu hareketleri Estragon ve Vladımır’ın gözünden kaçmıyor. Pozzo, Estragon ve Vladımır’ın sorusuna ‘’durduğu halde neden eşyaları yere bırakmıyor?’’ karşılık verdiği cevap: ‘’ Kendisini bana acındırmak istiyor, ondan ayrılmamı engellemek için. İyi bir hamal olduğunu görürsem, ilerde de onu bu işte kullanmak isteyeceğimi sanıyor. Yorulmaz olduğunu görünce kararımdan döneceğimi sanıyor. Onun aşağılık hesabı bu. Elimin altında sanki başka hamal mı yok!’’ Kölenin(Luck) düşüncesi şu: Ben bu işi yapmasam aç kalacağım, benim yerime başkası yapıp aç kalmaktan kurtulur, efendisinin yanında hem güven altında olmuş olur hem de barınak bulmuş olacak. O zaman neden bu kölelik işini yapmayayım ki? Bu soruya karşılık kendine cevap olarak da işi yapmasına yol açıyor. Yerini garantilemek ve biraz da değer görmek için eşyaları yere bırakmaz, bırakamaz. Böylece Luck’un ve diğer bütün kölelerin neden kölelik yaptığına cevabı efendisi veriyor. Burda da Luck’un beklediği bir Godot yok mu? Peki, alternatifsizlik nerde? Dünya düzeninde efendi olarak doğmamışsan köle olarak yaşamaya mahkûmsun anlayışı. Köleliği ret edersen aç kalacaksın! Eğitim de olmadığından kolektif bir direniş de söz konusu değil

    Luck, şapkası ve şapkasının çıkmasıyla düşünmede ve ifadede hürriyeti yakaladığı vakit durmadan konuşmaya başlaması. Bastırılmış olan özgürlüğün dışavurumundan başka ne olabilir ki… O zaman Luck’un başındaki şapka, onu bastıran ve yöneten Pozzo’nun onun için biçtiği şapkadır diyebiliriz. O şapka: Kemiktir, ekmektir, sığındığı mağaradır, yaşam garantisidir. Ve Pozzo pişmanlık yaşayarak bir daha şapkasını çıkarmasını istemeyeceğim der...

    Beckett, minimalist bir yazar olduğundan, hikâyede oldukça az karakter işleyerek bir dünya anatomisi çıkarmıştır. Trajikomik olan bu eserde boş cümleye rastlamak neredeyse imkânsızdır. Hikâye ve karakterler oldukça öz, saf ve yalın anlatmıştır.

    Zaman olarak bilinmeyen bir zamandır. Ya gecedir ya da akşamüstü, ikindi vakti diyebiliriz. Zaman olarak zamanın belirsizliği aynı zamanda dünyanın varlığından beri herhangi bir zamanda geçen herhangi bir durumu temsil etmesi bakımından önem taşımaktadır. Yani, bu hikâyeyi alıp ortaçağa da götürseniz, daha da eskiye götürseniz ve bundan yüz yıl sonrasına da götürseniz durum aynı durumdur. O yüzden sosyolojik ve psikolojik bir dünya tarihi değerini de taşımaktadır.

    Mekânın bir yol kenarında olması, kurumuş bir ağaçtan başka hiçbir şeyin olmaması… Sanırım bu da dünyanın ne kadar berbat olduğunu ve yolun da dünyanın gelip geçiciliğini vurgulamaktadır. Psikolojik olarak ise mekân kapalı bir mekândır. Açık havada olması psikolojik mekân için bir şey ifade etmez. Ağır bir psikolojik sorun vardır: Beklenti.

    Yazıldığı dönem oldukça etkili bir dönem. İkinci dünya savaşının yarattığı buhran, yıkıntı ve yalnızlık. Varoluşsal akımının da en zirvede olduğu dönem. Çünkü ümitler tükenmiş, yaşamak için hiçbir neden kalmamıştır.

    Yanlış anlaşılmasın… Beklentileri yok etmeden kasıt: Kurtarıcı beklemektir. İnsanların geneli sürekli bir kurtarıcıya inanırlar. Kurtarıcının gelip onları o bataklık yahut çukurdan kurtarmalarını beklerler. Beckett, bunun anlamsızlığı ve boşunalığı üzerinde durmaktadır. İnsanların kurtarılacak bir yanı varsa, kendi kurtarıcısı yine kendisidir. Mesih veya Mehdi aptallığında olduğu gibi… Ya tanrı ise Godot? Maalesef, günümüz ana-akım sineması; gerek Hollywood gerekse Bollywood gerekse bizim Yeşilçam sineması ve ardılları sürekli bir kurtarıcı lanse etmişlerdir. Kimse kendini kurtaracak kadar cesur yahut zeki değildir. Sürekli birinin mağduriyeti, kötü efendiye karşılık iyi efendi öne sürmüşlerdir. Efendi, efendi olarak kalıyor, mağdur mağdur olarak ama iyi efendiyle mutlu bir mağdur olarak kalıyor. Bu kurtarıcılık konusunda edebiyatın da ahlaksızlığı çıkıyor ortaya. Çakma aydınlar, çakma yarım aydınlar sürekli birisini adres gösterirler. Bu adres gösterme işi edebiyattan sinemaya devredilmiş, sinemada da oldukça yüceltilmiştir. Bir toplum, her ne kadar bir kurtarıcıya inanıyorsa o toplum o denli aptallaşmıştır, o denli yozlaşmıştır ve o denli yobazlaşmıştır. Hiç kimse kurtarıcı değildir. Toplumları yöneten hâkim güçler yahut hâkim gücü bozguna uğratmaya çalışan karşı güç için kurtarıcı yahut kahraman ortaya çıkarılır.

    Kim bu Godot? Belki hiç kimse belki de her şey. Ama Beckett için hiçbir şeydir. Godotyu farklı suretlerde, farklı sözlerle her zaman insanların/insanlığın karşısına çıkmış/çıkarılmış bir puttan ibarettir. Ve insanların kirli, basiretsiz bir yazgısıdır.
  • Dıştan kazanabilmek için içten kaybetmek, yani ün, mevki, görkem, unvan ve saygınlık kazanmak uğruna huzurdan, boş zamandan ve özgürlükten bütünüyle ya da büyük ölçüde vazgeçmek büyük bir aptallıktır.
  • Markete çok fazla girmezdi sadece bir hafta boyunca yalnızlık ve ilgisizlikten dolayı küflenen ekmekleri yenilemek icin gider iki ekmek alırdı. Her seferinde ilk dokunduğu ekmeği almayı boyun borcu bilir o ilk dokunduğu ekmek ne kadar bayat ne kadar ömrü kısa olsa bile mutlaka onu alırdı, taze sıcacık ekmeğe gözü ilişir ama vicdanı elini her zaman ilk dokunduguna götürürdü. Çünkü en iyi o biliyordu vazgeçilmenin acısını....
  • 244 syf.
    ·6 günde·9/10
    Herhangi bir eserde intihar konusunu anlatmak, okura hissettirebilmek her zaman için zor olan bir anlatımdır. İntiharın somut gerçekliğinin tasviri bir yana, intihar sürecinde bir insanın içinde bulunmuş olduğu zihinsel bunalımlar ve mantıksızlıkların resmedilmesi her zaman için en zor olan anlatımlardan biridir. Birçok eser, birçok felsefi metin vardır intihar üzerine. Ama kaç tanesi başarılı olmuştur diye soracak olursak, bunlardan pek azıdır zannımca. İntihar gerçeğini halen daha yaşayan insanlar olarak tasvir edebilmemiz her zaman için en kısıtlı olan ihtimaldir. Bizim intihar hakkında konuştuklarımız her zaman intihara uzak olan şeylerdir. İntihar anındaki düşünsel dalgalanmayı tarif etmeye kalkışırız ama bu sadece bir varsayımdan ibaret olarak kalır. Benim şimdi intihar hakkında bahsettiklerim gibi tıpkı. İntihar eden insanlarla konuşabiliyor olsaydık eğer, intihar anındaki yüzlerce düşünceden binlerce sayfa bir intihar izlenimi çıkartılabilirdi belki de. O binlerce sayfadan yola çıkılmış yüz binlerce sayfalık başka izlenimler de cabası olurdu. Çünkü bir insanın yaşamında olabilecek en yoğun anlardan biridir bana göre intihar anı. İntihar anına giden düşüncelerden oluşmuş yollar ve o yolun sonunun oluşumu.

    Bir varsayım anlatımı ne kadar doğru ve yerinde olabilir? Bunun derecesini kanıtlayabilmek bile başlı başına bir sorun aslında. İntiharı, en iyi şekilde, intihar eden ve tam da o anda olan biri en yakın bir şekilde tasvir edebilir. Biz 'intihar etmemiş olanların' tasvirleri en fazla sadece birer varsayım olabilir. Çünkü tanımlamaya çalıştığımız şey hakkında sadece, "A kişisi intihar etmeden önce böyle düşünmüş olabilir" ya da "B kişisi böyle bir ortamda intihar ettiyse belli ki aklından bu düşünceler geçmiş olmalı" şeklinde tahminler türetilebilir. Çünkü bizi sınırlayan bir şey var intihar kavramında; ölüm. Bu tahmin ve varsayımların ne kadar doğru olduğu, ölüm şeklimiz intihar etme şeklinde olursa şayet ancak bu şekilde anlaşılabilir belki de. Bu anlaşılma da paylaşılamaz, başkalarına anlatılamaz biçimde olacaktır, çünkü sonuçta ölmüş olacağız. Bu gibi hayatta asla tam olarak anlaşılamayacak gerçekler beni heyecanlandıran konulardan bazıları. Sadece tahminlerimizle yaklaştığımız konularda elbette ki çeşitlilik de çok fazla olacaktır.

    İncelemeye neden ölüm ve intihar gibi karanlık gerçeklerden başladığımı soracak olursanız, bunun nedeni Bernhard. Kendisi bir eser inşa ediyor, gerçek hayatta tüm korkulan ve kaçınılan konuları bir anda yüzünüze çarpıyor. Bunu yaparken de kendine özgü, uçta karakterlerini kullanıyor ve bir yandan karanlık gerçeklerin zihnimizce sindirilmesi ile uğraşırken bir yandan da anlaşılması zor olan karakterimiz ile boğuşurken buluyoruz kendimizi. Aslında bu gibi bir eserde her şeyin daha zor olması en mantıklı olan şeydir. Çünkü ilk başta bahsettiğimiz gibi intihar kavramı tam olarak anlaşılabilen bir kavram değildir, onu anlaşılır kılmaya çalışmak, başka bir deyişle bu konuyu basitleştirmek, zaten ne yaparsak yapalım yanına tam olarak doğru bir biçimde yaklaşamayacağımız bir konudan gittikçe daha da çok uzaklaşmamıza yol açacaktır. Bu bağlamda da asıl mantıklı olan şey, en az yanlış olacağı düşünülen bir biçimde zor olan bir kavramı anlatmaya çabalamaktır. Kolaylaştırırarak değil, aksine olduğu gibi salt zor haliyle intihar gerçeğini ortaya koymak, bu ortaya koyuşu daha az yanlış kılar. Zor olan bir konunun zorluğunu zihnimizin her bir köşesinde hissetmeliyiz ki anlamanın neredeyse imkansız olduğunu fark edip, gerçeği kavrama açlığı içersinde pür dikkat kesilebilelim. Belki de felsefi metinlerin ve romanların zor okunması bu yüzden. Belki de zor okunan eserler sırf bu gerçek yüzünden zor okunuyor. Zor okunan eserlere boşuna derin eserler demiyoruz sonuçta, o zorluğu hissedip daha da fazla içine girmeye çabalıyoruz eserin, böylece gittikçe daha fazla derinleşiyor eser.

    Başta da bahsettiğim gibi Bernhard bu romanında çok zor bir konuyu seçmiş. Kendisi, eğer seçtiği konu anlaşılması genel olarak zor bir konu ise okuyucuyu tabiri caizse kıvrandırmayı amaçlar bana göre. Zihinsel olarak bir anlam karmaşası içinde kıvranmalıyız ki daha derinlere inebilelim. Bernhard'ın eserlerinde derinlere inmek de ancak zor yolla olur, çünkü o kolaylığı sevmez asla bana göre. Genel olarak eserde karakterimiz olan Roithamer'ın intihara sürüklenişi anlatılıyor. Kendisini de eserin zaman akışına göre öldükten sonra tanıyoruz. Yani gerçek zamanlı bir intihar değil, üzerinden kısa bir süre geçmiş bir intiharı inceliyoruz aslında. Bu gibi bir yöntemle Bernhard eseri daha da derinleştirmiş zannımca. Çünkü eserin asıl dikkat çektiği bir gerçek de şudur; eğer eserde anlatılan olay zaman akışına paralel olarak, başka bir deyişle hikayedeki şimdiki zamanla birlikte ilerliyorsa yorum yapmak biraz daha güçleşir. Çünkü bu anlatıma göre yaşanılan olayların üstünden bir kere daha geçilmez. Bu okura bırakılır bir anlamda. Elbetteki ki okur da yorum yapabilir. Ama Bernhard'ın kullandığı yöntemle intihar eden kişinin, başka bir kişi tarafından tahlilini görüyoruz. Bu yöntemle biz de hem kendi tahlilimizi hem de tahlilin tahlilini de yapabiliyoruz. Böylelikle hem Roithamer'ın notlarından gerçek zamanlı olarak bakıyoruz olaylara, hem de anlatıcımızın ve arkada kalanların gözünden olayı geçmiş zamanda kalmış, üzerine çokça kez düşünülmüş ve düşünülüyor olan bir olay örgüsü olarak görüyoruz. Bu, bu tahlil durumu, aslında kitabın ismini de oluşturan temel bir kavram, ama buna daha sonra geleceğiz.

    Roithamer'ın çok sevdiği kız kardeşi için tüm parası ile inşa ettiği koni biçiminde bir bina da anlatılıyor eserde. Öyle ki, bu inşa ve bu inşa ile ilgili çoğu şey çok yoğun bir anlam karmaşası barındırıyor içlerinde. Anlam karmaşası diyorum, çünkü Bernhard'ın olay örgülerini en iyi betimleyen kavramın bu olduğunu düşünüyorum. Her şeyin birbirine karışmaya müsait olduğu bir anlam karmaşası ortamı. Bu anlam karmaşası ilk olarak bir insanı hayatsal olarak gördüğümüz uzamdan bahsederek başlıyor. Bir insan, herhangi biri, zaman içindeki uzamı ile halen daha varoluşsal olarak mevcuttur. Ölüm veya intihar bu uzamı sonlandıramaz. Bu belki de bizim ölmüş olan varlıklara, yaşayan varlıklar olarak bakışımızın bir sonucu. Mesela şu örneği vermek bu konuyu çok daha anlaşılır kılacaktır: Ölen bir insanın odasına girdiğimizi düşünelim. Orası bir zamanlar ölmeyen, hayatta olan kişinin odasıydı, öyle değil mi? Peki biz bu odayı gördüğümüzde nasıl anımsıyoruz? Örneğin, ölen Roithamer'ın odasıydı bu, deriz. Ölü olan bir insanın odasını bile tarif ederken onun ölü olmayan hali ile bir şeyleri tarif ederiz. Yani zihnimizde tam olarak o anda biz fark edemesek de insanlar daima canlı olarak kalır. Çünkü bizim o kişiyi zihnimizde tutmamız için tetikleyici etmen her ne kadar ölüm bile olsa o kişi zihnimizde ölmez. Bunun somut bir şey olmasına da gerek yok; oda veya ölüden arda kalan eşyalar gibi. Düşünsel olarak da bu canlılık kesinlikle söz konusudur. Ölen kişi, eğer çok benimsediğimiz bir kişi ise zaman zaman kendi hayatımızda "o olsaydı şimdi böyle düşünürdü" tarzında düşüncelerin aklımızdan geçmesi bile insanın zihinsel manada asla öldürülemeyeceğinin kanıtıdır. Bu açıdan ana karakterimiz Roithamer zihinsel manada asla ölmemiştir bir anlamda. Fiziksel varlığı sona ermiştir fakat zihinsel varlığı onun en yakın arkadaşlarında ve ardından bıraktığı düşünceleri okuyan herkes tarafından istemsizce bile olsa sürdürülecektir.

    Ben bu bağlamda yazı yazmanın önemine dikkat çekerim hep kendim adına. Çok aktif yazı yazan bir insan olmasam bile mutlaka düşüncelerimi her türlü biçimde yazmaya ve yorumlamaya çabalarım. Çünkü insan beraberinde bir süreklilik, daimilik arayışı da getirir bana göre, bunu da en etkili biçimde uygulayabileceği yöntem budur: Zihinsel yaşamı boyunca aklından geçen her şeyi kağıtlara aktarmak ve en azından düşünsel devamlılığı sağlamak. Yazarların da yaptığı şey bu değil midir aslında? Çağlar öncesinde yaşamış olan filozoflar neden günümüzde dahi ilk günkü gibi tartışılıyor? Bu tartışma neyi gösterir bizlere? Düşünce insanlarının ölümsüzlüğünü belki de. En basitinden Aristoteles mesela, hiçbir zaman ölmemiştir aslında, zihinsel olarak varlığını yüzyıllar boyunca sürdürmüş ve sürdürmeye de devam edecektir. Bu açıdan varoluş olarak insanlık sürdükçe onun varlığı da daimi olacaktır.

    Eserde Bernhard'a ait alışılagelmiş saldırmalara da sıkça rastlıyoruz. Ülkesel olarak bir eleştiri. Diğer Bernhard karakterleri gibi Roithamer da ülkesi tarafından anlaşılamamış ve doğduğu yerden yaşamı boyunca kaçmaya çalışan bir uç insandır. Bernhard bu uç insanları anlatmayı gerçekten büyüleyici bir biçimde mükemmellikle başarıyor. Aklıma Kafka hakkında söylenmiş bir söz geliyor: Kafka da tıpkı bu gibi bir ruh halinde idi aslında, doğduğu yerden yaşamının sonuna dek kaçmaya çalışan biri. Zeynep Oral'ın Esintiler 80'li Yıllar'ından okumuş olduğum bir cümle. "Franz Kafka Prag'da doğdu, ama yaşamı boyunca oradan kaçmaya çalıştı." Tıpkı Roithamer da Kafka gibi yaşamı boyunca en başta ailesinden daha sonra ülkesinden kaçmaya çalışan (belki de kaçmaya mahkum?) bir düşünce insanıdır. Ona göre insanlar milletlerin ve ülkelerin prangaları altındadır. Herhangi bir insan sırf bir millet içinde doğduğu için o ülke doğmuş ve doğacak insanların tümüne ömürleri boyunca sürecek olan bir esaret uyguluyor. Bu anlamda, evrensel açıdan düşünmek imkansızdır Roithamer'a göre. Çünkü biz ne kadar evrensel düşünürsek düşünelim aklımızın bir köşesinde daima bir yerlere ait olduğumuz düşüncesinin kalacağını, onu atamayacağımızı söyler. Bu açıdan da tam olarak düşünülebilir salt bir evrensellikten söz edilemez. Ama yeterli cesurluluk ile bunun da üstesinden gelinebilir ve en azından evrensel olmaya bir adım daha yaklaşılabilir. Doğuştan gelen akrabasal ailesel alışkanlıklardan vazgeçmek bile son derece ağrılı bir süreç iken, tam olarak evrenselleşebilmek son derece zor bir durum olarak geliyor bana da. Evrensellik, Roithamer'a göre imkansız da olsa, imkansız gibi kesin olumsuz bir kavramı neredeyse kullanacak ölçüde zor bir mesele. Bernhard bu sancılı konulara, bizleri de zihinsel karmaşa içersinde kıvrandırarak dikkat çekiyor.

    Ama Roithamer gibi uç insanlara hayran olmak da bize hiçbir şey kazandırmaz. Çünkü olan şey yalnızca kendimizi kaybetmektir. Biz bazı insanları o denli çok benimseriz ki artık onlara kendimiz olarak bakamaz hale geliriz. Çünkü bizim düşüncemiz onun düşüncesi olmuştur. Bu noktadan sonra biz, biz olmaktan çıkarız ve bizden uzak özenti hale gelmiş sahte biri olarak o kişiye bakmaya başlarız. İşte bu yüzden tarafsız ve bilimsel düşünebilmek çok önemlidir. Herhangi bir düşüncenin ya da bir insanın tahlil edilebilmesi için en önemli şart belki de budur. Ayrıca insanın, insanlık olarak bakış açısı öyle fazladır ki, biz birini tahlil etmeye çalıştığımızda aslında o kişiyi yalnızca kendimize göre tahlil etmiş oluruz. En basitinden örnek vermek gerekirse, her insan birbirinden farklıdır, bir tek insan onu tanıyan her insana karşı farklı görünür. Bu durum, söz konusu olan kişinin iki yüzlülüğünü kanıtlamaz bizlere, bu durumun bize kanıtladığı şey bir insana bakış açısının insanların sayısı boyunca çoğalacağıdır. Bu yüzden de insanın kendi olarak kalması çok önemli bir noktadır. Düşünce tarihi bu yüzden günümüze gelinceye kadar olağanüstü derecede genişleyerek gelmiştir. Çünkü düşünce insanlarının sayısı çoğaldıkça izlenimler de artmış ve farklılık göstermiştir. Biz de bir kişinin veya bir fikrin doğru tahlilinin bizim yaptığımız biçiminin doğru olduğunu iddia edemeyiz. O yüzden onlarca yüzlerce başka izlenimlere de ihtiyacımız vardır. Gözlemlenen izlenim ne kadar artarsa o kadar doğruya yaklaşılır ama asla en doğru biçime ulaşamayız. Bu da Bernhard'ın altını defalarca kez farklı konularla altını çizdiği değişmez konulardan biri. Hiçbir şeyin kesin olamayacağı, en iyi ihtimalle herhangi bir şeyin yalnızca daha az yanlış olabileceği.

    Hayatımızda aykırı şeyleri gerçekleştirmekten kaçınmamalıyız, ucunda kendi ölümümüz bile varsa. Roithamer bunu fark edebilecek kadar zeki biriydi. Bu konudan biraz bahsetmek istiyorum. İnsanın bir fikre ya da ideale kendini tamamen vermesi aynı zamanda onun sonunu getirir. Bu düşünceden yola çıktığımda aklıma William Golding'in Kule eserindeki papaz geliyor. Bir fikre tamamen kendini vermek bir kayboluş sebebidir. Roithamer'a göre insanın kendi amacı olan bir şeyi kendisi dışında kimseye göstermesi, sergilemesi gerekmez. Günümüzde insanların içine düştüğü en büyük hata da budur. Bir sergileme yapma, gösteriş budalalığı. Ayrıca her zaman en karmaşık fikirler en basit ve sıradan fikirlerden ve gözlemlerden çıkar. İnsan doğası karmaşıklaştığında basitlik ve yalınlığa düşkün hale gelir. Bu yüzden asıl aşıklar, gerçek aşk kavramını asla bulamamışlardır. Bulanlar da bir fikre saplanmanın getirisi olarak yaşama veda etmişlerdir. İşte Roithamer'ın bu saplantısı kız kardeşi için inşa etmeyi istediği koni olmuştur. Sadece görünürde, fikirde basit ama zihinsel bağlam olarak aşırı karmaşık olan bir yapı. Bu uğurda yıllarca çalışmış ve kendilerine mimar diyen insanlardan bile daha üst düzey bilgiye sahip biri haline gelmiştir. Bu saplantı yüzünden de herkesin inşa edilmesi imkansız gözüyle baktığı koniyi inşa etmiştir. Roithamer'ın farkı bu içinde bulunduğu ölümcül saplantıyı fark edebilmesi olmuştur. Çünkü kendi ölümü ile ilgili olan salt dehşet verici bir gerçeği, soğukkanlılıkla karşılayan çok zeki bir insandır kendisi.

    Şundan da bahsetmek istiyorum ki, Bernhard, Roithamer aracılığıyla günümüz mimarisini ve inşaat bilimini bolca eleştiriyor. Günümüzde inşa edilen yapıların büyük bir çoğunluğu tamamen ekonomik kaygı güdülerek ortaya çıkmıştır aslında. Elbette ki ortada bir estetik ve sanat anlayışı vardır ama bu, eski çağlara nazaran neredeyse koca bir hiçtir. Başka bir deyişle estetik kaygı çok daha kısıtlıdır artık. Aslında bu kısıtlılık durumu da estetiği ve sanat anlayışını öldüren en büyük etmenlerdendir bana göre. Eski çağlarda yapıların inşa edilmesi çok daha zahmetli idi ama bu, inşaat ve mimari ile sanat yapılmasına engel olmuyordu. Ekonomik kaygılar sanat anlayışının önününe geçememişti ve ortaya olağanüstü, şahane yapılar çıkmıştı. İnşa edilecek bir yapı varsa eğer bir planlamada, öncelikli olan şey estetik kaygı ve sanat duygusu idi. Yapının liderliğini götüren kimseler estetik kaygı içerisinde oldukları için de ortaya günümüzde halen daha korunmakta olan mükemmel yapılar çıkıyordu. Çağımızda ise artık yapıların inşasında sanatın ve estetik kaygının tamamen ekonomik kısıtlılık içersinde sıkışıp kalmış olduğunu düşünüyorum. Roithamer'ın da tepkili olduğu şey bir nevi bu boğucu kısıtlılık idi. Bu yüzden de onun inşa etmek istediği koniye imkansız gözle bakılıyor, kendisi de inşaat çevreleri tarafından hiç sevilmiyordu.

    Saplantılı bir fikir insanın çıkış yollarını erkenden kapatır. Biz insanlar kendimize özgü çıkış yollarımız ile yaşarız. Her zaman en umutsuz anda bile bir çıkış noktası bulabilmemize dayalıdır yaşamamız. Aksi takdirde yaşam bizler için imkansız hale gelirdi. Herkesin kendi hayatında sarıldığı bazı olmazsa olmaz şeyler vardır. Ölüm zamanı gelinceye kadar biz çeşitli çıkış yollarına girer dururuz. Hayatsal akışın kendisi budur. Sevdiğimiz insan ölür, en azından onun anısını yaşatmak için ben yaşıyorum deriz, evimiz yanar, en azından bir işim var para kazanabilirim deriz, işimizden oluruz, yeni bir iş bulabilirim deriz. Bu gibi çıkış yolları tükendiğinde insan hayatının sonu da gelip çatmıştır. Biz insanlar günün birinde hiçbir çıkış yolu bulamamak için yaşıyoruz aslında. Ama insanlar bu çıkış yolu yoksunluğunu genellikle hep tam son zamanlar fark ederler. Ama Roithamer gibi insanlar kendi içinde bulunduğu durum kendi çıkış yollarını kapatmaya başlamışsa bunu da görüp kendini buna erkenden hazırlayabilir. Bu açıdan da onaylanamaz olan dehşet verici intihar kabul edilebilir bir gerçek haline gelir. Hem kendisi için hem de çevresindeki herkes için bu bir mutlak kabul edilebilirlik durumuna dönüşür. Bir anlamda da hayatları boyunca kabul edilmemişliklerin abidesi olan insanlar (Roithamer gibi) ölümü bu açıdan da bir kabul edilebilirlik olarak görürler. İntihar bir intikam olarak da planlanabilir buna göre.

    Koni zamanla Roithamer'ın da bir yaşam amacı haline gelir. Bir noktadan sonra intiharı yeni yeni görebilmeye, seçebilmeye başlar kendisi, tıpkı ufukta yeni görülen bir gemi gibi. Ve bu gerçeği kabullenmeye başlar. Kendisinin o zamana dek olan düşünce gelişiminin bir sonucu, bir ufuk noktası onun için artık inşa etmekte olduğu konidir. Koni kendi doğup büyüdüğü Altensam'dan ayrı düşünülemez çünkü fikir temelleri ilk olarak oraya dayanır. Bir çocuk ailesinden dışlanmış olarak büyür, gelişir, okur ve tüm bu düşünsel faaliyet bir sonuca bağlanır. Bu bağlamda bir fikri çıkaran şey ile ortaya çıkan şey ayrı olarak düşünülemezler. Bu yüzden de Roithamer koniyi hayatının amacı, hayatındaki düşünsel faaliyetin mutlak bir sonucu, sonu olarak görür. O son gelip çattığında koni inşa edilmiş, adına ithaf edinen kız kardeş geçirdiği şok sonucu yaşamını yitirmiş, Roithamer da fiziksel olarak varlığının sonuna gelmiştir. Kendisi de ben her şeyde özgürdüm ama şimdi koniyi inşa edenin kurbanıyım, diyor. Koniyi inşa ettiren şey var olmasından bu yana sürüp gelen düşünce faaliyetidir. Bu kaçınılmazdır. Roithamer gibi zeki insanların yaşamları, düşünsel faaliyetlerini en aktif biçimde sürdürmeye bağlıdır. Hani o öldüremez olan zihinsel çaba. İşte o başta bahsettiğimiz bir anlamda öldürülemez olan zihinsel varoluş bir insanın sonunu dahi getirebilir. Böylelikle insan kendi kendinin sonunu getirendir, tüm yolları aslında kendisi kapatandır. Fark etmese bile insan kendini adım adım ölüme hazırlar. Bunların hepsi aslında insan yaşamı için bir 'düzelti'dir. Kendi zihninin ölümsüzlüğü için bir düzelti; benliğin feda edilmesi.

    Biz bu düzelti ile varlığımızı sürdürür, zaman geçtikçe düzeltinin de düzeltisini yaparız kendimizce. Daha sonra da düzeltinin, düzeltisinin düzeltisini de belki de? Ama bu düzeltiler bizim hem yaşamımızı oluşturan hem de sonumuzu hazırlayan şeydir. Açgözlülükle para kazanırız, buna çaba gösteririz, ulaşamadığımız her şey bize ulaşılabilir gelir, zevk içinde yaşamımıza devam ederken ulaşılabilen şeylerin, fazla ulaşılmaları sebebiyle çıkış yollarımızı kapatmış olduğu gerçeğini fark edemeyiz. Bilgisel olarak açlığımızı ve tatminsizliğimizi artırırız, asıl bilgiye ulaşmanın imkansızlığını sonradan görürüz ve böylelikle de bir çıkış yolunu tıkamış oluruz. Bu bir anormallik değil, bu yaşamın kendisi! İster kabul edelim ister etmeyelim hayat bu çıkış yollarının hemen ya da zamanla tıkanmasından ibaret. Hayatın bize çarptığı tokatlar geçmişten kendimize çarptığımız tokatlardır. Bu düzelti tokatlarıdır bizi her defasında kendimize getiren. Bizi daha çok biz de yapabilir düzeltilerimiz, bizi bizim içimizde yok da edebilir. Biz asla en uç tutarlılıkla düşünemeyiz, bu kusur yüzünden çıkış yollarını tıkarız, farkına bile varmadan. Eğer tam tersi olsaydı, yani en uç tutarlılıkla düşünebiliyor olsaydık her şeyi çözmüş olurduk. Ama o zaman da insan olmamızın bir anlamı kalmazdı belki de. İnsanız, çünkü kusursuz değiliz. Düzeltilerimizle varız aslında biz, belki de bizi Roithamer gibi daha az düzgün yapan düzeltilerimizle. Parçalanmaya mahkum olan insan doğasının düzeltileri ile.

    Her zaman düşünmek, tam anlamıyla bir düşünce insanı olmak her zaman doğruyu söylemeyi zorlaştırır, hatta imkansız hale getirir. Roithamer gibi bir düşünce insanının, kendisi hakkındaki gerçeği tam olarak bahsedememesi de sırf bu yüzden belki de. Kitap boyunca koni inşası, Roithamer'ın yaşamını koniye adaması -öyle ki kendisi bile eserin sonlarına doğru, her şey sonunda konidir, diyor- anlatılır, ama neden, yani neden koninin varoluşu vazgeçilmezdir, bu gibi can alan detaylar gölgede kalır. Koninin varoluş amacını, kız kardeşine yapmak istediği normal dışı bir bina olarak görür Roithamer. Ama asıl can alıcı noktaları, mesela koninin aslında kendisinin son ve en önemli düzeltisi olması gibi noktaları Roithamer'ın kendisi bile bilmiyordur artık. Çünkü hikayenin gidişatında koni fikri bir anda ortaya çıkar, sanki yıllarca üstünde çalışılan bir fikirmiş gibi de Roithamer'ın kendisi tarafından hemen kabul edilir. Ama Bernhard bizlere bu gölgede kalan detayları aydınlatan bir anlatım sunar. Böylelikle biz okurlar Roithamer'ı, kendisinin de farkında olmadığı perspektiflerden inceleme şansı buluruz. Belki de o gölgeleri en zeki insanlar bile göremezler, evet Roithamer zekiydi, kendi sonunu çok önceden görecek kadar, ama kendisi hakkında gölgede kalan gerçekleri görememesi onun bu detayları gözden kaçırması değildir, bu insanın doğasıdır. Doğruyu söyleme olanağının sıfıra inmesidir. Ve eserin sonunda Roithamer kendi asıl düzeltisine ulaşır. İntiharı için birçok anlam aranabilir, hayatı boyunca yaşadığı kabul edilmemişliğin bir intikamı denebilir, çıkış yolu bulamama hali de denebilir, ama bunlar kesin değildir. Tek söylenebilecek şey son ve en büyük düzeltinin ölüm olmasıdır. İnsanın kendine şekil verdiği, kendi düzeltisini yaptığı son şey ölümdür. O da kendi son düzeltisine kendisi karar vermiş ve intihar etmiştir. İnsan yaşamındaki her şey bir düzelti değil midir? Yaşamlarımızdaki zihinsel olarak değişimlerin tamamı düzeltilerdir. Ama asıl düzeltiyi hep erteleriz diyor Roithamer'ın kendi de. Birini kavrayamamak o kişinin düzeltisine şaşırmaktan ibarettir. Ve intihar bizim için en anlaşılmaz şey olduğu için başta da bahsettiğimiz gibi, intiharın anlaşılamaması gibi Roithamer'ın kendi de genel manada bir anlaşılmazlıktır. Bu yüzden intiharı seçmiş insanlar bizi genellikle şaşırtır, anlaşılamaz gelir. Ama şunu kesin olarak biliyoruz ki düzelti insan hayatının bir temelidir. Asıl düzelti de Roithamer'ın de bahsettiği gibi ölümdür, belki de intihardır. Kendi düzeltisi uğruna kendisinden vazgeçmiş olan bir insanın öyküsüdür Düzelti.

    Bernhard'ın bu sancılı zihinsel karmaşasının kendisi de bir düzeltiden ibarettir belki de? Düzelti'nin de hayatınızdaki düzeltilerden biri olmasına izin verin, pişman olmayacaksınız.