Seyfi Turan Zorlu, Sahaf - Öteki Dünyanın Efendileri'ni inceledi.
7 dk. · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

Aynı yazarın ilk önce eşimden zorla aldığım Kazadan Sonra kitabını okumuştum. Kurgu yeteneğini çok beğendiğim için diğer kitabını da aldım. Bu kitap hayatımda okuduğum en iyi ve en özgün kitaplardan bir tanesi. Hikayesi daha önce bilinmemiş ve denenmemiş bir tarzda. İki defa okudum ve daha iyi özümledim. Kesinlikle ama kesinlikle herkes okusun. Okumayan kalmasın. On numara beş yıldız. Bu yazarı takip etmeye başladım artık.

Seyfi Turan Zorlu, Kazadan Sonra'yı inceledi.
11 dk. · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

Kitabı eşime bir arkadaşı tavsiye etmiş. Eşim okurken kitaptan etkilendiğini gördüm ve o daha bitirmeden elinden zorla aldım :) Bu kadar kurgu için herhalde yıllarca notlar almış olmalı. Hele sonuna gelince ağzım resmen açık kaldı. Evet baş tarafları biraz klasikti ama olayları son sayfalarda anlayınca bu kadar emeği için yazarı tebrik ediyorum.

Mustafa Ulusoy -Ölülerden özür dilemek
Bir gazete okuduğum bu haber başlığı beni çok etkiledi,gerçekden ölüden nasıl özür dilenir,artık hayatında olmayan ve ona söylemek istediklerini ama söyliyemediklerini nasıl söyleyebilirsin diye düşündüm haber başlığını okuyunca.Sonra haberin devamını okudun ve çok duygulandım,çok etkilendim.Ve dedimki bu yazıyı paylaşmalıyım.Çünkü zaman denilen kavram hepimiz için çok değerli ve bir o kadar da ksıtlı,yarın kendimizin yada yakınlarımızın yada kalbini kırdığımız herhangi birinin yaşamının sona erip ermeyeceğini bilmiyoruz.


Bu nedenlede ne kadar dikkatli olmamız gerektiğinin altını KOCAMAN çizmek istedim.Anlamsız ve yersiz kavgalar,kırgınlıklar esaslı düşünüce anlamını yitiriyor.Çünkü artık o kalbini kırdığımız,darıldığımız,barışma çabalarına cevap vermediğimiz, belkide seni seviyorum diyecektiniz ama geciktirdiğiniz o kiş artık yok.Onun kalbini nasıl tamir edeceksiniz?ondan anlamsız ve onu kıran söleriniz için nasıl özür dileyeceksiniz? işte bu konu tüm toplumların dikkatini çekmek,üzerinde durulması gereken gerçekler olması nedeniyle çok önem arz ediyor.

Bu anlatacağım hikaye günümüzden bir kadının seslenişi,sızlanışı ve kıvranışını,pişmanlığını ele alıyor.

“Kocası ölmeden 3 gün önce sıkı bir kavga etmişlerdi.Bir süzgeçten geçirilmeden şeytanın ona fısıldadıklarını o da okcasına bağıra çağıra bir bir sıralamıştı.Onun canının neyi acıtacağını,neyin acıtmayacağını iyi biliyordu.Öfkesi yatışınca ve kendine gelince ,kasvetli bir pişmanlık içinde debelenmeye başlamıştı başlamasına ama bu sefer de şeytan hemen barışmama telkini yapmış, o da buna bir güzel uymuştu.

Nereden bilebilirdi ki kocası üç gün sonra aniden ölecek.? İnsan her daim zeval ve firakın sillesini yerken,ölümün belirsizliği aslında her anımızı ölümlü kılıyordu.Üç gün kocasını uğurlamamaış,eve gelince karşılamamaış,kocasının barışma teşebbüslerini de savuşturmuştu.Bütün bunlara kahroluyordu işte.

Yatagına uzandığında filmi yeniden ta en başa sarmıştı hayalinde kadın.Kocam ban küs gitti,diye kendini yiyip bitiriyor,onun gönlünü alamamanın kıskacında boğuluyordu.

Derken sabah başına gelen bir olayı getirip önüne koydu zihni.Onu düşünmeye koyuldu bu kez.Sabah metrobüse binerken yanlışlıkla bir kadının ayağına basmıştı.Ayağına basılan kadın can havliyle bir çığlık atmış“biraz dikkat etsenize” diye yakınmıştı yüzünü acıyla buruşturup. O da o kadına diklenmişti,“asıl siz dikkat edin,bu sıkış tıkışlıkta siz nerde ayagınız nerde,biraz derli toplu dursanız,ayagınız milletin ayağının altına girmezdi.” deyip hışımla sırtını dönüvermişti.Hazır cevaplıkta üstüne yoktu ne de olsa.kadın suspus olmuş,kalakalmıştı kalabalıkta. O an o kadar haklı hissetmiş ti ki kendin.kendinden memnun nasıl da dönüvermişti sırtını kadına.

Şimdi akşamın şu saatinde vicdanı getirp koymasaydı kadının yüzünü gözlerinin önüne,bu haklılıgı sonsuza kadar sürecekti belki de.Aslında gün boyu bir sıkıntı gezinmişti alttan alta.Odalara sığamamıştı bir türlü.Kendi haksızlığını vicdanı biliyordu çünkü.Kadından özür dilemesi gerekirken bir desözleriye sindirmek istemişti onu.Kadın yatagına uzanmış vicdanını dinliyordu.

Ayagına bastğı kadını bulup özür üstüne özür dileyip helaleşmeyi ne çok isterdi.Yüzlerce kere “keşke yapmasaydımböyle” ded..Bininci kere de keşke işe yaramadı,milyonuncu kerede işe yaramıyacaktı.

Tam uykuya dalacaktı ki aklına bir isim takıldı “Abdülkadir” Kimdi bu kişi?.Düşündü taşındı.Tanıdığı bir yoktu bu isimde.Çalıştığı işyerinde erkekleri düşündü tek tek.Yok, bu isimde biri yoktu.Üniversite yıllarına gitti hayali sonra .Bu isimde birini tanımıyordu.Yanı başında duran leptop’a uzandı eli Google’ı açtı.Abdülkadir diye yazdı.İlk sırada Abdülkadir Geylani diye bir isi çıktı karşısına.Hakkında yazılanları okumaya başladı.Bier siteden başka bir siteye atladı .bir ssate yakın onun hakkında okudu.Sonrada onun yaptığı bir duayı gördü.Gözleri faltaşı gibi açıldı .Peygamber’in(s.a.v) bir duasıydı bu.Duayı okudu.Bin kerede okuyabilirdi.Bir nevi,ölülerden ve hayatta olupta ulaşamıyacağı durumdaki insanlardan özür dilemenin bir yolu ekranda duruyordu.

“Ya rabbi! Ben hangi bir mümine onu üzecek ve gönlüne ağır gelecek bir söz söylemişsem;kıyamet gününde o sözü onun için sana kurbiyet eyle;yani o sözden müteessir olduğu kadar onu sana yaklaştır.”

Kadın önce otobüste ayağına bastğı kadın için okudu bu duayı.Sonra hayatını hızlıca gözden geçirip üzdüğü insanları bir bir aklına getirmeye çalıştı.Hatırladıkları için teker teker dua etti.Hz.Peygamber gibi.Sonra kadın sabaha kadar gözünü kırpmadankocası için yakardı.

“Ya Rabbi kocamı üzecek ve gönlüne ağır gelecek tüm sözlerimi kıyamet gününde kocam için Sana kurbiyet eyle.Kocamı sözlerimden müteessir olduğu kadar Sana yaklaştır.”

Sonra hayatını gözden geçirip üzdüğü insanları bir bir aklına getirmeye çalıştı .Hatırladıkları için teker teker"Ya Rab!Ben hangi bir mümine onu üzecek ve gönlüne ağır gelecek bir söz söylemişsem; kıyamet gününde o sözü onun icin sana kurbiyet eyle;yani o sözden müteessir olduğu kadar onu sana yaklaştır."
Mustafa Ulusoy

Ruh Adam, bir alıntı ekledi.
42 dk. · Kitabı okudu · 10/10 puan

ZAMAN BİR EJDERDİR ENSEMİZDE SOLUYAN
Sonra gerinir üstümde buğulu bir gök,
Yağmur damlaları değer kirpiklerime...
Töresizdir caddeleri bu şehrin
Ve sokakları serseri...
Sagu sağarken yıldızlar masta dağına,
Çılgın hançerler altında kan tutar geceleri...

O, eski sızılı geceler yok artık,
Bizi kucaklayan, saçlarımızdan öpen...
Bir uzak denizde küreğe mahkum masallar,
Ne cin kaldı, ne peri...
Alıcı tarlanlar dolaşır başımızda.
Akasyalar dal-kılıç çeri...

Çocuklar gelir geçer yanımdan,
Uzanamam ellerine, ellerini tutamam.
Okşamaz saçlarını sarışın kuşluklar,
Utanır zamandan yumuşak kahkülleri...
Mezardan karanlık, rüyadan derin,
Eris kuyusuna düşmüş gözleri...

Bu maviyle kavgalı göğün altında,
Beraber vurur yüreklerimiz.
Beraber soluruz bu havayı
Kim bilir kaç yıldan beri...
Dökülür oluk oluk kaderimize,
Ülküsüz çeşmelerin simsiyah kiri...

Bir gün sana rastlasam şu sokaklarda.
Dörtnala küheylanlar geçse göğsümden...
Yeniden sızlasa sıcak avuçlarında,
Yusuf güzelliğimin çizgileri...

Türkiye'm, Dilaver CebeciTürkiye'm, Dilaver Cebeci
Mahmut ucan, Bir Çöküşün Öyküsü'ü inceledi.
1 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

Her çöküş kendi hikâyesini yazar ama çöküş olduğu için yazan sen değil hep başkası olur zafer hikayelerinin yazarı bellidir de çöküş hikayesi duyulmaz bile ne ismi ne cismi
Stefan zweig bu ince eserinde Paris'ten sürgüne gönderilen bir kadınının önce geri dönüş umudunu tüketişini sonra o yaşadığı insanlarla oynadığı oyun neticesini karakterini ve en son kendine oynadığı oyun ile hayatini tüketişini göstermiş bu planlanmış ölüm ile intiharını ölümmüş gibi gösterip unutulmaz olmayı tasarlarken bir kaç dakikalık söz oluvermiş
Sen yaşarken duyumsamayanlarin acısı bir kaç dakikayı bulur anca
#stefanzweig
#bircokusunoykusu
#masamdakiler

Esra Sayın, Mahşer'i inceledi.
2 saat önce · Kitabı okudu · 10 günde · Beğendi · 8/10 puan

King'in eşsiz karakterleriyle çevrili bir serüven. Karakterler derinlikleriyle olayların önüne geçiyor. Soluksuz okuduğum, içine girebildiğim ve bitirdikten sonra karakterleri özlediğim kitaplardan. Kitap boyunca bazı karakterlerin karşılaşmalarını dört gözle bekledim. Uzun versiyonunu okudum ve doğrusu bitmesini istemedim. Kitaptan uyarlanmış Stand adında dört bölümlük bir de mini dizi var. Diziyi çok tavsiye etmiyorum, 1994 yapımı olduğu için kitabın hayalgücümde canlanan versiyonunun yanında çok sönük kaldı. Şu sıralar yeniden gösterime giren it gibi bir düzenleme yapsalar tadından yenmez.

Kübranur, Fareler ve İnsanlar'ı inceledi.
2 saat önce · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi

- Bir tutam spoiler içerebilir -
"Önce hayaIIer öIür, sonra insanIar" demiş shekspare... İnsan olabilen kaldı mı diye çıkılmaza götürüyorum kendimi. Sonra hayalsiz yaşayamacağımızı, yaşanılamayacağını.
Peki saatlerimizi günlerimizi ne uğruna feda ediyoruz ? Peşinden koştuklarımız hayallerimiz mi hedeflerimiz mi ?
Hedef değil de hayal diyince sanki daha ulaşılmaz oluyor. Kendimize ulaşılmaz olanları ne de çok kurguluyoruz zihnimizde. Ancak diyorum olmayacağının bilincinde değiliz hiç. Siz mesela toprak bir arazide balık tutmak ümidi ile olta sallar mısınız ? İşte demek ki olabilecek ümidi var ki hayal ediyoruz bazı şeyleri. Bizi ayakta tutan ruh değil sadece belkide...

Kitapta Lennie ve George adlı iki yoldaş var. Lennie aklı noksan saf bir arkadaş, George ise onu koruyan, akıllı, fırsatların peşinden koşan bir adam. Çiftlikte çalışıp para biriktirmeye başlıyorlar. Sebebi ise bir arazi alıp orada kimsenin emirlerine maruz kalmadan ölene dek yaşamlarını sürdürmekdi.
İşler karışıyor , olaylar gelişiyor ve son...

Bir oturuşta bitirebilecek bir kitap. sıkmadan, yormadan, taptaze bir dille yazılmış olması okuyucunun ilgisini üzerinde tutuyor.
Keyifli okumalar... :)

Ne ilginç öyle değil mi, bundan 100 yıl sonra adımız unutulacak önce, sonraki yüzyılda da unutulduğumuz da unutulacak.

Çocuklarımız bizi hatırlayacak. Onlar ölecek, torunlarımız hatırlayacak, sonra onlar da ölecek ve unutulacağız.

Kendimizi "ne" sanıyorsak, cevabını burada aramalıyız belki de...

Meşrebi Kalender, İlyada'yı inceledi.
2 saat önce · Kitabı okudu · 5 günde · Puan vermedi

Çok sıkıldım. Ama öyle böyle sıkılmadım. Bazı yerlerden sonra sıkılmam sandım ama yine sıkıldım.

Kitabı zevkle okuyabilmeniz için; Lozan antlaşması ile azınlık kabul edilen mitoloji sevenlerden biri olmanız gerekiyor.

Değilseniz, o zaman da narin vücudunuzda şöyle bir kombinasyon oluşturmak zorundasınız: Savaş filmlerinden hoşlanıyorken ( ama geometrik tahayyül gücüne sahip olarak. Eğer CV nizde bu zamana kadar bir dik indirip hipotenüsü bulamadıysanız savaş sahneleri kafanızda canlandıramazsınız. ) aynı zamanda da şiire göz kırpan ( burada o kadar seçici değiliz. Çiklet manisi fetişisti olsanız da yeter.) ortaya karışık bir halet-i ruhiyeye sahipseniz, ağzınızın suyu akmasa da damlar…

Pişman mıyım okuduğuma ? Tabi ki hayır.

Bazı kitaplar vardır öncelikle yaşından dolayı hürmet edilir. Nasıl gerçekten yaşamış ( zaman öldürmek için oksijen tüketmemiş) bir yaşlıdan hayat dersleri alabilirsek bu kitap gibi bilmem kaç bin yıl önce ortaya çıkan kitaplardan da sıkıla sıkıla da olsa çok şey öğrenebiliriz. Tabi ki çapımız kadar …

Bu kitabı okuyanlar 16 bin dizeden hiçbir şey anlamasalar bile dünyada çok da fazla bir şeyin değişmediğini anlayacaklardır. Hırs, açgözlülük, cehalet, şöhret tutkusu, kadına karşı bakış açısı, dünya malına verilen önem, fillerin dövüşüp çimenlerin ezilmesi…

Dedenin birinin boş vakti olduğundan yazdığı bir tuğlamsı olmadığını ispatlarcasına, “turistik” tur rehberini aratmayan 72 sayfalık bir okuma rehberi sizi girişte karşılıyor.

Efsanelerin babasının, hem kendisi hem de yazdıkları hakkındaki efsaneleri; sonraki uygarlıkların oluşmasında nasıl büyük bir etkiye sahip olduğunu; günümüz sınırlarına göre yaşadığı yer hakkında Yunanistan ile aramızda anlaşmazlık olduğunu ( bir başka cacık mı cacıki mi paradoksu ) girişte göreceksiniz.

140 dizeden oluşan Han Duvarları şiirine uzun diyen beri gelsin, 16 bin dize sizi bekliyor.

Bu bir savaş destanı. Haliyle kitabın çok büyük bir bölümü savaş sahnelerinin anlatımıyla dolu. Herhangi bir savaş filmini düşünün , ağır çekimde bir bomba patlar ve seyirci en ufak bir toz zerresine kadar bir çok ayrıntıyı görür.

Kitapta da herhangi bir savaşçı öldüğünde, Bülent Kayabaş’ın vurulma sahnesi kadar uzun sürmese de, epey bir dize sonra ancak toprağa düşüyor. Tabi ki her savaşın olmazsa olmazı kopan kollar bacaklar, etrafa saçılan iç organlar, kan ve daha fazlası estetik (!) biçimde kitabımızda mevcut.

Ancak bu kadar fazla ayrıntı, detay anlatılması insanın aklına bir tek bir soruyu getiriyor: Yoksam Homeros dedem aslında Homeros ninem miydi?

Bu kadar detayı bir erkeğin hatırlayıp anlatması imkansız. Kesin herhalde galiba sanırsam, kadın olsa gerek. ( Böylece Homeros hakkında ben de bir efsane üretmiş oldum. )

Kız meselesinden lise önlerinde birbirleriyle kavga eden gençleri görüp “ ne oluyor bu gençliğe Mukadder Hanım!” diyen emekli amcam sana iyi bir haberim var: Binlerce yıl önce kız meselesi yüzünden binlerce yiğit ölürken, tanrılar bile kavgaya karışırken şimdi sadece birbirlerini baldırlarından bıçaklayan bir nesle sahibiz. Çağdaş medeniyet olmamıza çok az kaldı amcam!

Savaşçılar savaş esnasında ellerindeki silahlarını kaybettiklerinde “daş yok mu lağ daş” diyerek yerde taş arayıp düşmanlarına taş atmaya başlıyorlar.

Buradaki savaşın yıllar boyunca devam etmesinde modern silah eksikliğinin ( Atom bombasında gözleri yoktu… O ama gönül bu ya, bir kimyasal silahları olaydı… Bir Napalm bombasını fazla gören Tanrılar! Savaşçıların gözü toktu, hiç olmadı bir misket bombasına bile razıydılar… Ne yaparsın bu imkansızlığın gözü kör olsun. “Neden benim oğlumun flütü yok ulen! Kaç para bu flüt ulen” isyanı doluyor tüm vücuda…) dışında “tembellik” faktörü en iyi yardımcı oyuncu rolündeydi.

Okuduğunuzda siz de “ mesaili savaş mı olur kardeşim” diye haykıracaksınız. Ne zaman hava kararsa “ geceye de hakkını verelim” deyip herkes evine çekiliyor. Gündüzle beraber kartlarını turnikede okutup savaşa devam ediyorlar.

Bu da yetmezmiş mi gibi “Cenaze dolayısıyla kapalıyız” diye pankart asıp savaş ortasında 12 gün boyunca minik bir olimpiyat oyunları düzenliyorlar.

Kuzuların Sessizliği filminde sadece 16 dk sahnede görünüp en iyi erkek oyuncu oscarını alan Anthony Hopkins’e nispet edercesine; Aşil kitabın başında görünüyor, elinden “ganimeti” olan kızı aldılar diye küsüp savaşa katılmıyor ancak kitabın son 100 kusur sayfasında ortaya çıkıp noktayı da koyuyor.

Aşina olduğumuz Kul-Tanrı arasındaki alış-veriş’ e dayalı ilişki neredeyse kitabın her sayfasına sızmış. Ayrıca Tanrılar burada “ dış mihrak” rolünü üstlenip kendi çıkarları, egoları için iki tarafı da kullanıyorlar.

Tanrı ve Tanrıçalar nepotizmin, adam kayırmacılığın gözünü çıkarıyor. Savaşta sevdikleri veya akraba oldukları insanlara gelen okları, taşları, mızrakları hemen yanındaki savaşçıya doğru yöneltip kendi savaşçılarının hayatlarını kurtarıyorlar.

Diğer savaşçıya mı ne oluyor?

O da böyle bir sonla hayata veda ettiğinden, ismi dilden dile aktarılıyor, sonsuza kadar “ kötü kokulu yola giden Niyazus” olarak anılıyor.

Can yayınlarından çıkan bu kitapta, Azra Erhat ve A. Kadir çeviri konusunda farkını ortaya koymuşlar. Hem de okuma akışını bozacak not ve dipnotlarla kitabı doldurmak yerine destanda geçen isimlerde biraz daha detay bilgi isteyenler için kitabın sonuna güzel bir dizin koymuşlar. Bu dizinin bir diğer yararı günümüzde kullanılan bir çok terim ve markanın dayandığı isimleri keşfetmenizi sağlıyor.

Vur patlasın çal oynasın bir hayat süren, ensest ve karısını döven, tanrı olan ama adam olamayan Zeus da kimmiş?

Kaybedenin baştan belli olduğu bir savaşta, Mazlum Anadolu insanın yanında duran, babasına hiç çekmemiş, Apollon’a selam olsun.

Mahalle arası mobilyacı ismine benzeyen Akhalıların ve Anadolu kaplanı Troyalıların Helene için beraber söyledikleri türküyü aşağıya bıraktım, çıkarken alırsınız.

https://www.youtube.com/watch?v=OtauQQBSc3o