Şehzade Mehmet Vahideddin Efendi hain biri olsaydı gözden ırak ve 1916'ların İstanbul'unda -hakikaten de ismi gibi- bostan tarlalarıyla meşhur bir köy olan Çengelköy'de bir köşkte kalmaz, daima göz önünde olmak ve kendisine bir gelecek hazırlamak için mesela Şişli, Nişantaşı ya da Beşiktaş gibi o günlerin moda ve gözde semtlerinden birinde oturur ve şehir merkezinde bir yerde kalırdı. Ben, hain bir şehzade olsam ve mesela iddia edildiği gibi hainlik derecesinde bir İngiliz hayranı olsam, o günün "İngiliz Büyükelçiliği"nin bulunduğu Taksim Tepebaşı'na yakın bir yerde oturur, İngiliz Büyükelçisiyle irtibatımı dostluktan öte kardeşlik durumuna getirir ve onlar gibi yaşamaya başlardım. Mesela Damat Ferit Paşa böyle biriydi. Hayatını tam olarak bir İngiliz asili gibi devam ettirirdi. Ayakkabı bağcığını bağlama metodundan tutun da, manikürlü ellerine kadar... Saray teşrifatlarının tam olarak yaşandığı Baltalimanı'ndaki köşkünde İngiliz şarkıları çalınır, bahçesinde akşam beş çayları içilir ve suareler, yemekler, sefirli toplantılar tertipler, bu programlarda smokinler giyer, hanımı Mediha Sultan ise açık dekolteli tuvaletle misafirleri karşılardı. Ve yemeklerden sonra Damat Ferit, misafirlere piyanoda "Haydn" çalardı. Ben de bir "hain" olarak işte tam da böyle bir hayat yaşardım. Ama Şehzade Vahideddin Efendi, hiç de böyle şeyler yapmamış, bir köyde yaşamış, kanun çalmış, orada yaşayan köylülerle samimi olmuş ve işi olmadıkça İstanbul'un merkezine yani Avrupa yakasına hiç geçmemiştir.