İçinde yaşadığı ortama şekil verme şansına, imkânına sahip tek mahlûktur insanoğlu. Bitkiler köklerinin, kollarının uzandığı yere kadar alırlar alacaklarını. Hayvanlar otobur iseler bitkilere, etobur iseler avlarına sıkı sıkıya bağlıdırlar. Yani bitkilerin ve hayvanların cirmi bir bakıma yedikleriyle sınırlıdır. Her şey yiyen (âkilü'l-küll, omnivore) bir yaratık olan insanı ise yedikleriyle sınırlandırmak mümkün değil. İnsanoğlu her şey yemekle kalmaz, aynı zamanda doymak nedir bilmeyen bir yaratık o. İnsan yalnız ağzıyla değil, kulakları, gözleri, teniyle de yer. Yumuşak kumaşlar, rahat koltuklar, güzel bir manzara, hoşuna giden bir nağme ile doymak ister. Üstelik bunların hepsini aynı anda, hep birlikte ister. Maddi hazlarını manevi hazlarıyla, ruhundaki açlığını bedenindeki açlıkla karıştırmasını bilir. Çoğumuzun alaylı bir dille hatırladığı, "Şimdi iş üç nalla bir ata kaldı." sözü insanoğlunun temel motividir. Ele geçirdiği her şey insan için büyük hayallerin başlangıcıdır.
İnsanın cirmi fiziki varlığıyla sınırlandırılamıyor. Çünkü insan açlığını giderirken olduğu kadar, savaşırken ve sevişirken de kendi bedeninin ötesindeki bazı aletleri, münasebetler zincirini kullanıyor. Sözü hemen günümüzde teknolojinin vardığı aşamaya getirebiliriz burada. Fakat buna gerek yok. İnsanın cirminden fazlasını yakmaya yatkınlığı çok eski çağlarda başlamış bir temayül, bir hevestir. Bakınız bütün kavimlerin mitolojilerine. Orda kendi bedenlerinin gücü üstünde işlere kalkışmanın zaptedilmez bir tasvirini göreceksiniz. Ademoğlu hiçbir çağda insanlığına rıza göstermemiş, hep insan olmaktan fazlasını düşlemiş, bunun kendine lâyık olduğunu kabul etmiştir. Öyle ki kendi bedeninin çok üzerinde bir iktidara sahip olmayı felâketi pahasına isteyebilmiştir.
İnsanın cirminden fazlasını