Burak

Burak
@vecdebi
27 Temmuz
74 okur puanı
Ocak 2022 tarihinde katıldı
Siyasî arenada belirginlik kazanan demokratlık, duygular alanında başka etkiler doğurur. İnsanlar düşünceler, sanat eserleri, hatta bilimin verileri karşısında son derece rahat, giderek yetkili bir pozisyonu benimserler. Bu benimseyiş büyük bir karışıklık ortaya çıkarır. Bir devlet başkanı soyut bir resmin "eşek kuyruğu tarafından yapılmış olduğunu söylediğinde işte bu karışıklığın işaretini vermiş olur. Genel yaşayış içindeki demokratlık, duygular alanına bulaşınca halkın görüşüne rağbet etmek, bazı seçkin insanların zorbalık altında eziyet çekmelerine kadar varır. Sanat eserleri (halkın teveccühüne mazhar olmuş bile bulunsalar) seçkin kişilerin ortaya koydukları ürünlerdir ve değerlendirilmeleri ancak seçkin kişilerce, yani bu sanat eserinin doğumunu mümkün kılan sınavları atlatabilmiş, duygularında bir düzeyi aşacak başarıya ermiş kişilerce yapılabilir. Duygular demokratlaştırılamaz. Böyle yapılmaya kalkışıldığında bayağılığın, özenden, itinadan ve aşkınlıktan mahrum bir zihnî kuruluşun hâkimiyetine rıza gösterilmiş olunur. Stravinski'nin "Bahar Ayini" ilk defa icra edildiğinde salonu dolduran kültürlü kimselerin bir kısmı protesto sesleri yükseltmişler. Bu karşı çıkanlar arasında J.P. Sartre da varmış ve oturduğu yerden kalkarak "Müzik değil bu, hayvan böğürmesi gibi bir şey, bize bunu dinletmeye hakkınız yok." diye bağırmış. Ama aynı salonda bulunan ve kendisi de müzik alanında birçok yeniliğin acısını çekmiş bulunan Debussy bir yandan karşı çıkanları yatıştırmaya çalışıyor ve bir yandan da, "Dinleyelim, ne demek istediğini anlamaya çalışalım..." gibi sözler söylüyormuş. Bu olayda duyguları demokratlaşmış olan Sartre ve seçkin bir anlayışın savunucusu olan da Debussy'dir. Birincisi felsefe alanında halkın çok uzağında kaldığı halde, aynı ölçüde incelmesi
Sayfa 476·Kitabı okudu
Düşünce
Reklam
Eğer insanları boyunduruk altına almak istiyorsanız, önce onların inançlarını benimsemiş gibi görünmek faydalıdır. Yahut şöyle diyebiliriz: Bir halkın yerleşik inançlarını okşamak o halkın yaşadığı bölgede iktidarı ele geçirme manevrasının vazgeçilmez bir parçasıdır.
Sayfa 473·Kitabı okudu
Siyaset & Politika
"Hayvanların dünyasında" diyor Thomas Szasz, "birini yemek veya biri tarafından yenilmek kuralı geçerlidir; insanlar dünyasında ise geçerli kural birini tanımlamak veya biri tarafından tanımlanmaktır." Bu sözde bir gerçek payı varsa ister istemez kabul etmemiz gerekecek ki eğer bir grup insan bir başka grup insanı tanımlayabilme gücünü ele geçirmişse onun üzerinde hâkimiyet kurabilmiş, bir anlamda onları yemiş olur. Politik mücadele insanlar arasında bir dil mücadelesidir aynı zamanda. Dille yapılan mücadele her zaman tezlerin kabul ettirilmesi, davaların benimsetilmesi, haklılığın ortaya çıkarılması değildir, çoğunlukla yaftaları, klişeleri yani tanımları hasım taraflardan birinin diğerine yakıştırmasıyla da savaş yürütülür. Bu dil savaşında terminolojisini yaygınlaştırabilmiş olan her zaman kazançlıdır. Milliyetçiliğin anlayış olarak ön planda olduğu bir siyasî yarışmada kendini milliyetçi, hasmını vatan haini olarak tanımlayabilme gücünü gösteren taraf kesinlikle üstünlüğü elinde tutuyor demektir. Düşman işgalinin eziyetlerinden yeni kurtulmuş bir toplumda makbul vasıf yurtseverlik, karalama sıfatı ise "işbirlikçilik" olacaktır. Hangi siyasi kamp kendini yurtsever, karşısındakini işbirlikçi gösterebilir, yani halk nazarında düşmanını tanımlayabilme gücünü gösterebilirse mücadeleyi kazanacaktır. Sosyal adalet meselesinin canlılığını koruduğu, toplumun kazanç eşitsizliğine önem verdiği bir ortamda çalışarak geçinen kesimden olma bir galibiyet ifadesi, hazır yiyicilik veya kolay kazanç sahibi olmak ise aşağılanma vesilesi olacaktır. Böyle bir siyası anlayışın hayatiyet sahibi olduğu çevrede bir taraf diğerini sömürücü olmakla tanımlar ve bu tanımını halka benimsetirse politik gücünü de artırmış olacaktır. Örnekleri namussuz-dürüst, dindar-dinsiz, cesur- korkak,
Sayfa 464·Kitabı okudu
Siyaset & Politika
İçinde yaşadığı ortama şekil verme şansına, imkânına sahip tek mahlûktur insanoğlu. Bitkiler köklerinin, kollarının uzandığı yere kadar alırlar alacaklarını. Hayvanlar otobur iseler bitkilere, etobur iseler avlarına sıkı sıkıya bağlıdırlar. Yani bitkilerin ve hayvanların cirmi bir bakıma yedikleriyle sınırlıdır. Her şey yiyen (âkilü'l-küll, omnivore) bir yaratık olan insanı ise yedikleriyle sınırlandırmak mümkün değil. İnsanoğlu her şey yemekle kalmaz, aynı zamanda doymak nedir bilmeyen bir yaratık o. İnsan yalnız ağzıyla değil, kulakları, gözleri, teniyle de yer. Yumuşak kumaşlar, rahat koltuklar, güzel bir manzara, hoşuna giden bir nağme ile doymak ister. Üstelik bunların hepsini aynı anda, hep birlikte ister. Maddi hazlarını manevi hazlarıyla, ruhundaki açlığını bedenindeki açlıkla karıştırmasını bilir. Çoğumuzun alaylı bir dille hatırladığı, "Şimdi iş üç nalla bir ata kaldı." sözü insanoğlunun temel motividir. Ele geçirdiği her şey insan için büyük hayallerin başlangıcıdır. İnsanın cirmi fiziki varlığıyla sınırlandırılamıyor. Çünkü insan açlığını giderirken olduğu kadar, savaşırken ve sevişirken de kendi bedeninin ötesindeki bazı aletleri, münasebetler zincirini kullanıyor. Sözü hemen günümüzde teknolojinin vardığı aşamaya getirebiliriz burada. Fakat buna gerek yok. İnsanın cirminden fazlasını yakmaya yatkınlığı çok eski çağlarda başlamış bir temayül, bir hevestir. Bakınız bütün kavimlerin mitolojilerine. Orda kendi bedenlerinin gücü üstünde işlere kalkışmanın zaptedilmez bir tasvirini göreceksiniz. Ademoğlu hiçbir çağda insanlığına rıza göstermemiş, hep insan olmaktan fazlasını düşlemiş, bunun kendine lâyık olduğunu kabul etmiştir. Öyle ki kendi bedeninin çok üzerinde bir iktidara sahip olmayı felâketi pahasına isteyebilmiştir. İnsanın cirminden fazlasını
Sayfa 449·Kitabı okudu
Hayat
Yaşayan düşünce doğrudan pratik sonuçlara yönelmiş, insanların durumlarını olduğu kadar geleceklerini düzenlemede de fiili fonksiyonlar yüklenmiş düşüncedir. Yaşayan düşüncenin hayatiyetini gösterebilmek için kurumlarla donatılmaya, güçlü bir organizasyonla desteklenmeye, yasalarla korunmaya ihtiyacı yoktur. Çünkü insanlar onu mevcudiyetlerinin bir parçası kılmışlar, yürüdükleri yolu ışıtan bir rehber olarak kabul etmişlerdir. Yaşayan düşünceyi güçlü kılan, o düşünce olmasa kendileri de olmayacak kişiler, müşahhas insanlardır. Bu tarz akıl yürütmenin bizi ulaştırdığı nokta neresidir? Eğer İslâm yaşayan bir düşünceyse, acaba Müslümanlık hakkında kapsamlı incelemeler, ağırlık taşıyan düşünce eserleri ortaya çıkarmaya çabalamak gereksiz mi? Hatta diyebilir miyiz ki İslâm'ı teorik alana kaydırmakla ona hizmet etmekten çok zarar vermek tehlikesi mi bekliyor bizi? Bu soruların cevabı İslâm'ın bir felsefe, bir teorik sistem olarak ele alınıp alınamayacağında yatar. Şunu diyebiliriz: Eğer İslâm üzerine yapılan kapsamlı incelemeler Müslüman olmayan veya çalıştığı alanı yaşama tarzı durumuna getirmemiş kimseler tarafından yapılıyorsa, bu olumsuz bir durumdur. Ama eğer inanç ve hayat vahdetini temayüz ettirebilen kimseler hem kendileri, hem de çevreleri lehine karşılaşılan bazı meseleleri daha açık kılmak üzere çalışmalar yürütüyorlarsa, sarahatle diyebiliriz ki bu çalışmalar yaşayan İslâm'ın hayat gereklerinden bir şube durumuna gelir. Hem sonra "inanç" sadece teorik, sadece akademik kalırsa inanç mı denir artık ona?
Düşünce
Reklam