Kadının Adı Yok... Uzun zamandır okumak istediğim bir kitaptı, 25 yaşında okumak kısmetmiş. Bana kalırsa liseden üniversiteye geçilen o yaz okunabilecek harika bir kitap. Kitapta tek bir kahraman ve o kahraman çevresi üzerinden 7'den 70'e Türk kadınlarının sırf kadın oldukları için maruz kaldığı durumlar çok güzel bir şekilde anlatılmış. Feminist bir yazarın kitabı olduğu için genelde kadınlar okuyor ama sadece kadınlar değil erkekler de okumalı bu kitabı. Biz kadınlar zaten bunları bizzat yaşıyoruz. Bana göre önemli olan iki tarafın da farkındalık sahibi olması. Kadınlar bu kitabı okuduktan sonra yalnız olmadığını hissetmeli ve kendinde aradığı o gücü bulmalı. Erkekler ise empati kurup biz kadınların aslında perde arkasında nelerle mücadele ettiğini görmeli ve o doğrultuda davranmalı. Bu kitap dikkatli okunursa iki tarafı birbirine düşman edecek değil, tam tersine farkındalık oluşturup daha güzel ilişkiler kurup mutlu olmamızı sağlayacak bir kitap.
"21. yüzyılda hala böyle şeyler yaşayan, kendi ayakları üzerinde durmaktan korkan, kendi hazzını arka planda tutan kadınlar var mı?" demeden önce durun bi düşünün. Siz değilseniz bile muhakkak çevrenizde en az böyle 1 tane kadın vardır.
Peki ben ne çıkardım bu kitaptan? Bildiğim şeyler, okumak için geç kaldım evet ama farkındalığım yüksek olduğu için bir şey kaçırdığımı da söyleyemem. Ama kitapta öyle cümleler var ki; sanki yıllardır kurmak istediğim ama bir türlü kelimeleri birleştirip de kuramadığım cümleler gibiydiler... Okudukça "Evet, gerçekten de öyle!!" dediğim o cümleler...
Kısacası güzel bir kitap, 1 günde bitiriverdim. Okuyacak olanlara şimdiden keyifli okumalar diliyorum...
Ha bir de unutmayın, kadın da erkek de özeldir. İkisi eşit değil, birbirinden farklıdır ama bu farklılıklar birini diğerinden hiçbir zaman
Yeni silip süpürdüğüm eve ayakkabılarla girişine, diş macununu açık bırakışına, çekmeceleri hiçbir zaman kapatmayışına, çoraplarını, pantolonunu yere atışına, acılı yemekleri sevişine, geceleri cam açık yatışına, yatakta sigara içişine, bu çok önemsiz şeylere bakıp da sana düşman olmak istemiyorum.
Kat kat giyinişime, gece yüzüme sürdüğüm kreme, saçlarımı kabartmama, dar pantolon giymeme, yemeklere tuz koymayı unutmama, çiçekleri sulamayışıma, ev işlerinden hoşlanmayışıma, bu çok önemsiz şeylere bakıp da, bana düşman olmanı istemiyorum.
Hiç farkında bile olmadan, birbirimizi kısıtlayıp, sonunda birbirimizden nefret etmeyi istemiyorum. Ne çok çift var çevremde biliyor musun, gizli gizli birbirlerine düşman olmuşlar, hem de bu denli basit nedenler için.
Mutluluk için gereken her şey var ama içimdeki bu daralma ne? Daha ne bekliyorum yaşamdan? O zaman unut yürek çarpıntılarını, unut nefes darlığını. Yaşam bu, kolay değil. Sıkma kendini diyorum, bırak, bırak biraz, rahat ol, bak her tarafın gerilmiş sinirden, adalelerin bir yay gibi. Bırak seni güçsüz sansınlar, ağla seni üzgün sansınlar, söyle eksikliklerini versinler, iste, istemesini öğren, yoksa hiç geçmeyecek gerginliklerin, bırak kendini, demek ki mutluluk yalnızca iş, ev, araba, sevgili değil. Bunları sürdürmek zor olan...
Özgürlüğün bedeli yalnızlık olmamalı. Hiç kimseden hiçbir şey beklememek, başını kimsenin omuzuna dayayıp ağlayamamak, kaskatı olmak, duygusuz görünmek... Bu mu, özgürlük bu mu olmalı?
Evli olanlar da bir kalıptan çıkmış gibi. “Evilik çok monoton bir şey, aslında gerekli ama olmuyor işte, bir şeylerin eksikliğini duyuyor insan. Zaten karımla da pek bir ilişkimiz kalmadı. Odalarımızı bile ayırdık... Ama çocuklar... aile... toplum... Sürdürmek zorundayız işte, ne yapalım... Ama ne kadar mutsuzum bir bilsen, ne kadar mutsuzum... Senin gibi anlayışlı, bağımsız, özgür bir kadına ne kadar muhtacım... Karıma acıyorum ama gidecek bir yeri yok ki...” Hiçbiri de diyemiyor ki, "Karımı seviyorum ama seninle de birlikte olmak istiyorum."