Frankenstein'ı okuduğunuzu düşünebilirsiniz, ama eğer elinizdeki kitabın kapağında "Modern Prometheus" yazmıyorsa, hikayenin en önemli anahtarını atlayan bir çeviriyi okumuş olabilirsiniz. Gelin, o kayıp anahtarın açtığı kapıdan bakalım ve eserin gerçek derinliğine inelim. Önce hatırlayalım: Prometheus, Yunan mitolojisinde tanrılardan "ateşi" çalıp ölümlü insanlara veren ve bu cüreti yüzünden tanrılar tarafından sonsuz bir işkenceye mahkûm edilen Titan'dı; insanlığın ilk öğretmeni ve isyankarıydı.
Peki Mary Shelley'nin hikayesindeki "modern ateş" neydi? O dönem bilim dünyasını büyüleyen, ölü kurbağaları hareket ettiren o gizemli güç: Elektrik. Dr. Frankenstein, yaşamın o ilahi kıvılcımını laboratuvarında elektrikle ateşlemeye çalışıyordu. İşte bu yüzden kitabın "Modern Prometheus"u, yarattığı canavar değildir. Prometheus; ateşi kontrolsüzce serbest bırakan, sonuçlarını öngöremeyen ve yarattığı şey yüzünden hayatı bir daha asla eskisi gibi olmayan Doktor Victor Frankenstein'ın ta kendisidir.
Hikayenin felsefi kalbi olan Doktor'un trajedisi bir yana, popüler kültürün bizden çaldığı tek şey bu alt başlık olmadı; aynı zamanda yaratılan o "acınası türün" gerçek yüzünü de çaldı. Sinemanın hafızamıza kazıdığı imgenin aksine, Mary Shelley'nin satırlarındaki varlık aslında çok daha trajik ve dehşet vericidir. Sarı, neredeyse şeffaf, altındaki kas ve damar ağını zar zor örten bir deri... Simsiyah, dalgalı, parlak saçlar... Ve bu korkunç çehreye tezat oluşturan inci beyazlığında mükemmel dişler... En trajik detay ise şudur: Doktor, onu "güzel" parçalardan bir araya getirmişti. Simetrik uzuvlar, parlak saçlar, mükemmel dişler... Ama bu parçaların bir araya gelişi, bu güzelliğin oluşturduğu korkunç bir tezatla adeta "yaşayan bir felaket" olmuştu.
Ancak 1931'de yönetmen James