Bazı insanlar kendilerini kabul ettirmek, sevdirmek icin cok çaba gösterir, bazilarındaysa hiç böyle bir niyet yoktur, olduğu gibi yaşar ve sen yavaş yavaş ondaki kaliteyi keşfettiğiniz zaman hayranlığın artar.
Suriye'de derlerdi ki, eğer Cemal Paşa birisiyle görüştüğü zaman burnunu kaşırsa sürgün düşünüyor, sakalını karıştırırsa, affedip etmemeyi düşünüyor, demektir. Yalnız bıyık burmasından korkunuz o zaman bu görüşmenin ölüme kadar yolu vardır.
Anadolu'yu aşıp Halep kapısını vurduğumuz zaman, bayındırık ve kalabalık görmeye başlıyorduk. Halep, büyük bir şehir, Beyrut büyük bir şehir, Kudüs büyük bir şehir ve hepsi yabancı idi. Lübnan havası, bize Dobruca havasından yüz kat yabancı idi.
Fakat her yere:
- Bizim diyorduk
Şam, evimiz kadar bizim. Lübnan bahçemiz kadar bizim... Bu tasarruf ve hüküm hissinin bize damarlarımızdaki kandan geldiğine şüphe yoktu.
Ve kendimizi otelciye, lokantacıya, hatta posta memuruna anlatmak için yavaş yavaş Arapça öğreniyorduk.
"Bizden Belgrad'ı aldıkları zaman, düsman delegeleri Niş kasabasını da istemişlerdi. Osmanlı delegesi ayağa kalkarak:
⁃ Ne hacet. dedi. Istanbulu da size verelim Babalarımız icin Nis, Istanbul'a o kadar vakındı. Biz eğer Vardar'ı, Trablus`u, Girit'i ve Medine'yi bırakırsak, Türk milleti yaşayamaz sanıyorduk Cocuklarımizın Avrupası Marmara ve Meric'te bitiyor."