Sensizlik bir şamar gibi yüzüme vuruldukça ben hep
sessizliğe sarılırdım dört elle. Vücudumun her santimetre
karesi tutkal gibi yapış yapış bir tutkuyla öpüşürdü hasretinle.
Bir ihanetle yeni baştan yüzleşir gibi kilitlerdim o zaman evin
tüm kapılarını!
Sarıldığım sensizlik, unutulmuş bir ilahi okur gibi sıyırırdı
gecenin ipekten geceliğini ve ben bir tanrıçaya tapar gibi
öperdim sabahlara dek yokluğunun yorgun bedenini!
Sensizliğin sonsuz ovalarında yeşeren intihar çiçekleri
fotosentezle değil, kanımla beslenirlerdi geceleri. Çizgisiz
beyaz kağıtlarımın üzerine dökülen zehirli bir mürekkep
lekesiydi sensizlik; gitgide bulanıklaşarak akardın içime!
Sensizlik, en kalabalık yalnızlığımdı benim, en
frenlenemeyen, en şizofren yanım!
Sensizlik, suratıma hunharca geçirilmiş panter pençelerinin
bakışlarımda bıraktığı parmak izi! Sensizlik, sessizliğin en
yüksek oktavında yazılmış, çığlık çığlığa söylediğim en kutsal
ilahim!
Sensizlik, ölüm gibi bir düşten tam öleceğin anda
uyanmak...
Sensizlik, en anlatılamayan masalı oysa evrenin, anlatmaya
çalıştıkça aslında hiçbir şey anlatmadığını anladığın,
anlatılamayacak bir masal sensizlik!...