Kahramanımız Firdevs, başından geçenleri birinci ağızdan anlatıyor. Kitap, onun hapishanede geçirdiği son günlerinde yaşadığı çöküş ve geriye dönüp hayatını anlatmasıyla başlıyor. Daha ilk sayfalardan anlıyorsun: Bu bir kurmaca değil, bu bir “neden buradayım” sorusunun cevabı.
Firdevs’in hayatı çocukluktan başlıyor. Yoksulluk, baskı, şiddet… Daha küçük yaşta en yakını tarafından istismar ediliyor ama kimse bunu görmüyor, duymak istemiyor. Çünkü toplumun düzeni, susmayı öğretiyor. Erkekler için “normal” sayılan şey, kadının bedenini sahiplenmek, onun ruhunu yok saymak. İşte Firdevs tam da bu düzenin içine doğuyor.
Okul, eğitim gibi ışık veren bir kapı aralansa da, o kapının ardında da başka bir çıkmaz var. Çünkü toplumun gözünde kadın, ne kadar okursa okusun, eninde sonunda “bir erkeğin eşi” ya da “bir erkeğin malı” olacak. Firdevs de defalarca evliliğe, ilişkilere, erkeklerin hükmüne sürükleniyor. Yazar burada özellikle erkeklerin dünyasını net bir şekilde eleştiriyor: Erkeklerin çoğu sadece cinselliği, güç gösterisini ve kadını ezmeyi biliyor. Sevgiyi, eşitliği, dostluğu bilmiyorlar.
Kitap boyunca en acıtan şeylerden biri şu: Kadının kendi ailesi bile çoğu zaman onun yanında değil. Anne baba, çoğu yerde kızının ne yaşadığını göremiyor, görmek istemiyor. Tacizi fark edemiyor, şiddeti olağan kabul ediyor. Hatta “sus” diyerek, “ayıp” diyerek, “yaşı geldi” diyerek kızlarını daha büyük adamlara teslim ediyorlar. Yani kadının düşmanı sadece dışarıdaki erkek değil; susturulmasına göz yuman bütün bir çevre.
Firdevs’in hikâyesi aynı zamanda “sıfır noktası” kavramını da açıklıyor. Yani bir kadının, yaşadığı baskıların, şiddetin, sömürünün ardından varabileceği en uç nokta. Orada artık kaybedecek bir şey kalmıyor. O noktada insan ya tamamen teslim oluyor ya da başkaldırıyor.