-spoiler içerir-
"Gelmiş geçmiş en iyi günlerdi, gelmiş geçmiş en kötü günlerdi."
Bu kitapta bahsedilen/bahsedilmeyen sayısız küçük insan 1775 senesinden başlayarak 1800 yılına ve sonrasına uzanan yolculuklarına başlamışlardı.
Bu kitabın beni çok etkilediği, yüreğime bütün ağırlığıyla oturduğu doğrudur. Başım ağrıyana kadar hüngür hüngür ağladığım doğrudur. Acıyı, merhameti ve koşulsuz şartsız sevgiyi tüm gerçekliğiyle kalbimde hissettiğim doğrudur.
Zavallı Doktor Manette'e sonuna kadar bağlı olan kızı Lucie Manette ve Jarvis Lorry en temiz, en merhametli karakterlerdi. Ve onlar hak ettikleri huzura sonunda kavuştular sevdikleriyle birlikte, tıpkı yozlaşmış kalplilerin acıyla göçüp gittiği gibi.
Kendi açılarından haklı mıydı meyhaneci Defarge ve yancıları? Belki. Fakat, "Rüzgâra ve ateşe nerede duracağını söyleyin ama bana söylemeyin!" diyen Madam Defarge, hak ettiği ölümüne ulaştığında bile, o merhametsiz kalbinde yaşattığı acılar ve yaptığı haksız suçlamalar için pişmanlıktan eser yoktu. Eh, sonuçta herkes ektiğini biçti işte! Omuz atmak suretiyle hayatını sürdüren Stryver'dan, Marki'e kadar herkes.
Peki ya Sydney Carton? Onun o yere göğe sığmayacak, unutulamaz fedakârlığı, eskiden yeteri kadar iyi olmayan boş kalbinin sevgiyle ve yüce gönüllükle dolması, onu bu kitabın en iyi karakteri yapıyor. Son bölümde, kalbi tertemiz bir şekilde huzura, özverili fedakârlığına doğru yürüdüğü o son anlarında aklından, yüreğinden geçen umut dolu sözler en sert mizaçlı insanları bile hıçkırıklara boğacak kadar duygusaldı. Keşke kendini ifade edebilme şansına erişebilseydi. Keşke bu mütevazı adamı herkes doğru düzgün tanıyabilseydi.
"'Ben diriliş ve yaşamım,' diyordu Tanrı, 'her kim ki bana iman eder, ölmüş olsa bile yaşar; yaşayanlar ve bana iman edenler asla