Berger, arayış içinde olan ama ne aradığını bilemeyen hayal kırıklığını omuzlamış bir adamdı kitap boyunca. İçindeki boşluğu sürekli olarak doldurma çabası içinde umutsuzca çırpınıyordu. Arkadaşlıkla, yaşıtlarının yaptıklarıyla, şehvetle, gördükleri ve içinde olamadığı hayatın sıradanlığı ile büyülenerek...
Sürekli olarak oraya ait olmayan parçalarla orayı doldurmayı deniyor, yanılıyor, yerinden çıkarıyor ve bu arayıştaki cesaretini daha da yitiriyor omuzlarına daha fazla kırılmışlık atıyordu.
Düşüyor, kalkıyor, düşüyor sonra yine kalkıyor ve bunu sürekli tekrar ediyordu. Aslında kalktığı pek söylenmez, onun yaptığı sadece düşmek gibi geliyor şu an bana.
Sürekli bir itiraz halinde ve kendinden pek de memnun olmayan bir tavırla, varlığını reddediyor bu yüzden de kaybediyordu. İçine kapanıklığı bir hastalık gibiydi onun için, yaşam enerjisini sönümleyen, onu engelleyen, içinde günden güne daha büyük bir alan işgal eden, bir an önce kesip atılması gereken bir hastalık.
Birden bire hayatına karanlık bir ışık olarak giren bu küçük kızın hastalığı, şüphesiz o boşluğun ne olduğunu anlamasına yardım etmişti. Hatta daha da ileri gitmiş, orayı doldurmuştu. Artık eksik hissetmiyor, kendisini olduğu şekli ile sunabiliyordu. O, o olmuştu; kendini bulmuştu.
"Yeni bir yaşam başladı" diye yazıyordu bir şeylerin olmasını beklerken unuttuğu günlüğüne. Yazık ki her şeyin bittiği güne denk geliyordu bu. Her şeyin bittiğini anladığı güne. Ölümüne.
Neden tam da istediği yerden keyifle yaşama başlamak üzereyken her şey bitmeye karar vermişti?
Olması gerektiği gibi ilerlemeye karar vermişken hayatın bu yaptığı alçaklık değil de neydi? Zamanlama, her şeydi peki ama Berger neye geç kalmıştı ki? Neyi ertelemişti?
Belki de içindeki boşluğa o denli odaklanması onun çevresini algılamasına engel