Göklerin ve yerin, ruhların ve bedenlerin arasındaki savaşın en belirgin hâli neyse, yeryüzündekilerin savaş hâli de oydu. Her şey iki çizgi arasındaydı: iyi ya da kötü. Seçmesi ilk bakışta kolay görünen bu yol, insan iradesine bırakıldığında hem seçimlerin hem sonuçların ağırlığını kat kat artırıyordu.
Adına “İLAHİ SAVAŞ” denmiş olsa da, aslında öyle değildi. Neticede bu çatışmaya ilahi bir güç karışacaksa, ona karşı durabilecek kim olabilirdi ki? Herkes kendi tarafı için çizgisini çoktan çekmişti. “Onlar ve biz” demek, içlere su serpiyor; yapılan her şeyi meşru kılmanın kapısını aralıyordu.
Peki, tarafların meşru gördüğü şeyler hangi terazide ölçülüyordu? Ölçü akılla, kalple ve hissiyatla konuluyorsa bu gerçekten tamamlanmış bir ölçü sayılır mı? Ya da adalet, bedenin ruha hükmettiği sürece mi; yoksa ruhun bedene hüküm sürdüğü sürece mi ortaya çıkar?
EREN
Atam Oğuz Kağan’ın izini yalnız taşlarda değil, alnıma yazılan kaderde gördüm. Çünkü Türk’ün yürüdüğü yol, bir milletin değil; çelikten bir iradenin yoludur. Biz ki bozkırın rüzgârıyla büyüdük, göğün altında yalnızlığı yenen soylu bir yürek taşıdık. Gecenin karanlığında bile ateşimiz sönmedi; çünkü atalarımız bize kılıçtan önce duruşu, topraklardan önce onuru miras bıraktı. Ve ben bilirim ki Türk olmak, geçmişe bakıp gururlanmak değil, o geçmişi her nefeste yeniden doğrultmaktır. Atam Oğuz Kağan’ın töresinde olduğu gibi: Asıl kuvvet bilekte değil, sarsılmayan sözde; asıl zafer, düşmanı kılıçla yenmekte değil, milleti adaletle yaşatmaktadır.
EREN