İnsan, hayatı boyunca bir zirveye tırmanmaya çalışır. Zannederiz ki o zirvede hava daha temiz, manzara daha berrak, insanlar daha "insan"dır. Oysa Martin Eden bize, zirvelerin sadece soğuk ve oksijensiz olduğunu, orada duyulan tek sesin kendi yalnızlığımız olduğunu yüzümüze çarpan en sert tokatlardan biridir.
Bu kitap sadece bir sınıf atlama, bir "başarı" öyküsü değil; bir ruhun kendini yontarken nasıl kan kaybettiğinin otopsisidir. Martin, o kaba saba denizci kıyafetlerinin içindeyken, ruhu belki de en saf, en işlenmemiş elmas halindeydi. Oysa "medeniyet" dediği o ışıklı dünyaya girmek için kelimelerini düzelttikçe, tırnaklarının arasındaki kiri temizledikçe, aslında ruhundaki o safiyeti de kazıyıp attığını fark edemedi. Bizler de öyle değil miyiz? Beğenilmek uğruna kendimizden yonttuğumuz parçaların, aslında bizi biz yapan esas taşlar olduğunu hep en sonunda anlıyoruz.
Ruth... Ah Ruth. O, Martin’in gözünde bir melek, ulaşılmaz bir idealdi. Ama aslında Ruth, toplumun o cilalı, sahte ve kof yüzünün ta kendisiydi. Martin, Ruth’a değil, Ruth’un temsil ettiği o hayali mükemmelliğe aşıktı. Ve ne acıdır ki; Martin ancak "başarılı" olduğunda, o kapılar ona açıldığında sevildi. Oysa Martin aynı Martin’di. Değişen tek şey, toplumun ona biçtiği etiketti. İnsan, olduğu gibi değil, sahip olduğu unvanlar kadar seviliyorsa, o sevgide şefkat değil, ticaret vardır. Martin’in o devasa hayal kırıklığı tam da burada başlar: "Ben işimi hallettim, ama ben hâlâ aynı benim. Neden şimdi?" sorusu, modern insanın en büyük çıkmazıdır.
Jack London, "İş görülmüştür" derken, aslında biten şeyin yazılan kitaplar değil, bir insanın yaşama hevesi olduğunu adeta kulağınıza fısıldar. Zeka ve farkındalık, bazen bir lanettir. Martin okudukça, öğrendikçe, o hayran olduğu burjuva sınıfının sığlığını,