Aklı kiralık, ruhu rötuşlu bir kaos; nefsi ölü bir deniz ama içine çekecek kadar karanlık ve dondurucu. Kendi derinliğinde boğulmuş, bundan haberi yok. Kimi kurtarmaya kalksan, eli elinde kalır.
Yalanlar havuzunda ağzı iyi laf yapar, nefesi leş kokar. Söylediklerini yalnızca kendi bilir ama duymaz; başkalarıysa bilmez, yalnızca duyar. Sana senden daha can olur, içten içe tüketen bir kurtçuk gibi. Önemsiz sanılan ama mide bulandıran o minik sivrisinek… sensin işte. Bunu en iyi sen bilirsin, senden başkasından da bekleyemezsin.
Kur yapmaktan kurtulamayan bir beden; aklından uzak, kendi vücuduna hapsolmuş bir ruh. Ruhuna kilit vurur, bedenini sergiye açar ve hâlâ beğenilmek ister. Diyorum ya, sensin işte. Seni senden başka kimse bilemez. Kendine inkâr etsen de oradasın, bilirsin. Kendini bilmekten kaçamazsın.
Düş kurar bir ağustos böceği. Düşlediğine kavuşmak için uyur, uyanmaz. Gerçekleşmeyince hayıflanır, üzüntüsüne sığınır. Düştün işte, canlı sandığın o ölü yapraklardan düştün. Ayakların yeryüzüne değdiğinde fark ettin gerçeği. Gerçek dediğinin ne kadar sahte olduğunu hissettin tüm hücrelerinde.
Yaşam ile yaşamak arasındaki o ince farkı bilir misin? Bilmezsin. Sen, yaşamın içinde nefes almayı yaşamak sanırsın. Olmayacak kapıları aralar; pişmanlıkla kapatır, sonra kaçıp saklanırsın. Demiştim sana… sensin işte. Görecek, bilecek ve yine de inkâr edecek olan sensin.
"Yalnız için dost, hep üçüncü kişidir: üçüncü, iki kişi arasındaki konuşmanın derinlere dalmasını önleyen bir tapadır. Ah, bütün yalnızlar için pek çok derinlikler vardır. Bundandır, dosta ve dostun yüksekliklerine özlem çekmeleri."
"Biri hep fazladır çevremde" böyle düşünür yalnız kişi! "Hep bir kere bir, iki olur çıkar sonunda!", "Ben" ve "Beni" hep pek ateşli görüşürler: dost olmasa, nasıl katlanırlardı?