... boş bir teneke kutu kadar zavallı olduğunu dehşetle fark etmiş; bunu hep başkalarının, ailesinin okuduğu okulların, önemsediği insanların doğrularını kabul ederek yaşamasına bağlamıştı. Başkalarının doğrularını bu kadar benimsemek, hayatını bir dersler silsilesi haline getirmişti sonunda.
Sorun buydu. Suyu berraklaştırmaya çalışırken bulandırmak. Herkes arıyor, ama daha karışık daha aykırı, daha bulanık şeyler buluyor, aradığından uzağa düşüyordu.
Kendisi gibi sıkılanlar, hayatlarında hırsa, yarışa yer açamayanlar, ayrıntıları bile belirlenmiş bir hayata ilgi duymayanlar elenecek, kalburun üstünde kalanlar da beyaz gömlekleri, ipek kravatları ve altın kol düğmeleriyle, gelecek yılların içinde yerlerini alacaklardı.
Hakan'ı hem anlayabiliyor hem anlayamıyordu. Daha doğrusu kendisini anlayamıyordu. Bir şeyler ona itici geliyordu. Hayatının boşa gittiği, günlerin, gecelerin boşa gittiği duygusuna kapılıyordu çalışırken. Kendini, ne kadar büyük hedefler ve imkanlar vaadedilmiş olursa olsun, küçük ve sıradan buluyordu.
Geleceğinin böyle bir şehre yazgılı olmasından korkuyordu. Geç kalmaktan, hayatın onu dar alanlara getirip bırakmasından, o büyük ve inanılmaz tembelliğe teslim olmaktan çok korkuyordu.