Oysa, şeriatla yönetilen bir devlette, devletin kendisi bir taraftır ve bu tarafın kadınların tarafı olmadığı da açıktır. Şeriata dayanan bir İslami devlette, din tarafından kutsanan ve meşrulaştırılan cinsel ve toplumsal düzen, bizzat devlet tarafından her türlü ideolojik ve fiziksel mekanizmaya başvurularak uyruklara zorla uygulanır. Bir kadın bu düzende şeriata karşı gelirse yalnızca ailesinin şerefini lekelemekle kalmaz, aynı zamanda devletin otoritesine de meydan okumuş olur. İşte bu gerçek, İran'da şeriatın altında yaşayan bir kadınla, Amerika'da köktendinciliğini seçen bir kadının yaşamları arasındaki kıyaslanamaz farklılığa işaret eder: Orada, köktendinci bir yaşam tarzını benimsemek, birçok seçenek arasından birini seçmek demektir; burada ise sistemin dışına çıkmak mümkün değildir. Yani, bir seçim hakkından söz edilemez. Kendisine zorla dayatılan rolü reddeden bir İranlı kadının başvurabileceği tek yol, mücadele ve direnmedir; bunun bedeli ise kolayca kendi hayatı olabilir! Bu nedenle onun meydan okuyuşunun ve direnişinin anlamı da daha derin, daha sarsıcı olabilir. Azar Tabari'nin dediği gibi,
Bugünkü İran'da bir kadın için, kendisini geriliğin karanlığına mahkum eden bir devlete karşı direnmek, varoluşsal bir sorun haline gelmiştir. Direnmek, onun bireyselliğini yitirip ölümcül bir uyarlanma konumuna düşmesini durdurabilecek biricik yoldur. Onun için var olmanın tek yolu, isyan etmektir.
Kilise babalarından Tertullianus şöyle der: Bakımlı olmaya çalışmayın, inanmış kız kardeşlerim: Hiçbir kadın, kocasına çirkin görünmez. İlk başta onun tarafından seçildiği zaman, ister karakter, isterse görünüş nedeniyle olsun, kocasının yeterince hoşuna gitmiş demektir. Dolayısıyla hiçbiriniz, kendimize bakmazsak ve kocamıza hoş görünmezsek bizden yüz çevirir diye düşünmesin.
Buna karşılık İmam Gazali, kadının kocasına hoş görünebilmesi ve güzelliğinin bozulmaması için çocuk yapmamasının bile caiz olduğunu söylemektedir. İranlı Ayetullah Murtaza Mottahari de bu konuda çok açık sözlüdür: "İslam, kadının kendisini kocası için güzelleştirmesini, becerilerini ortaya koymasını, kocasının cinsel ihtiyaçlarını karşılamasını ve hiçbir talebi geri çevirmemesini vaaz eder: çünkü aksi halde, erkekte psikolojik ve sinirsel problemler meydana gelir."
İslamiyet, toplumsal düzeni ve aileyi, erkeğin kadına duyabileceği sevginin yaratabileceği tehlikeden korumak için elbette yalnızca ideolojik önlemlere başvurmakla yetinmez; İslami toplumun ayırt edici özelliklerinden sayılan erkeğin çokeşliliği ve kolay boşanma da aynı amaca hizmet eden dinsel/hukuksal önlemlerdir. Her iki düzenleme de, hem erkeğin kadına duyması muhtemel olan sevgiyi parçalamaya yönelir, hem de Müslüman ailenin çekirdeğini tek bir kadın ile erkekten oluşan çiftin oluşturmasını engelleyerek bu parçalanmayı güvence altına alır. Böylece, erkeğin tek bir kadına bağlanması önlenir, sevgi ve heyecan kapasitelerini tek bir kişide yoğunlaşması engellenir, bu kapasitelerin dağıtılması teşvik edilerek kadının nesne özelliği vurgulanmış olur. Bir "nesne"nin Allah'a ortak koşulması ise, elbette kendini bilen bir mümin için olacak şey değildir!
Arapçada "aşk" karşılığı olarak 50 sözcük bulunmasına karşılık "çift" sözcüğünün bulunmayışı, Mernissi'nin dikkat çektiği gibi, gerçekten anlamlıdır. Mernissi, "aşk"a ilişkin sözcük enflasyonunu, İslam ailesinde kadın- erkek çiftinin bulunmayışının üstünü örtmeye yönelik bir mistifikasyon çabası olarak değerlendirilir:
Bu dilsel boşluk, bir rastlantı değil, katı cinsiyet rol kalıplarının hiyerarşik düzeninin temelini oluşturduğu toplumlarda açık seçik bir simgesel mesajdır; öyle ki bu tür toplumlarda, kadınların var olan düzene meydan okumaları, yalnızca ataerkil iktidara (kocalarıyla olan ilişkiye) değil, tüm sistemin varlığına (daha özel olarak da Tanrı'ya itaat yükümlülüğüne) yönelik bir tehdittir.