Uzun zaman sonra soluksuz okuduğum nadir kitaplardan biri olacağını açıkçası tahmin edemezdim. Doktora tezi olan bu kitapta birçok kaynak mevcut zaten. Tek tanrılı dinler olan üç büyük dinin, kadınlara olan bakış açısını ele almış ve bu dinlerde kadınlara getirilen kısıtlamaların aslında çok daha uzun yıllar öncesinde de var olan kısıtlamalar olduğunu birçok kaynak yardımıyla bize sunmuştur. Okuyunca anlıyoruz ki, kadın olmak başlı başına ezelden beri, hatta daha "Havva" gökyüzündeyken bile hep suçlanılacak, aşağılanacak pozisyonda olmuş. Bizim eskilerimiz de hep şunu derdi zaten : şanslı olsaydık erkek doğardık ! diye. Bende bu fikre katılıyorum açıkçası. Ezelden beri erkekler tarafından sömürülen kadınlar, kendi haklarını kazanmak için ömürlerini adayan kadınlar, ve halâ bile bunun mücadelesini vermek zorunda olan biz kadınlar... At gözlü bakmayanlar için güzel bir kitap olacaktır:)
...Laik topluma olan nefretlerinin kaynağı da işte budur.Çünkü bir toplum derinden laikleştiğinde, bir cinsin öteki üzerindeki iktidarı, en değerli meşrulaştırma araçlarından birini yitirir. İktidarın tanrısal dayanağı ortadan kaldırıldığında, erkeğin kadın üzerindeki "doğal" üstünlüğü efsanesinin yıkılması yolu da açılmış olur.
"Din kavramının kendisi insanlar için değerli yönleri olsa da, ataerkil yapılar, kutuplaşmış değerler ve hiyerarşi ile öylesine lekelenmiş durumdadır ki, en titiz feminist arınmanın bile bu lekeleri temizlemesi mümkün değildir" diyor felsefeci Hilde Hein. Gerçekten de, amacımız barış olduğu zaman, savaşı anlamsız kılmanın yolu karşı silahlar üretmek değil, tümüyle silahlardan arınmış bir dünya kurmaya cesaret etmektir!