gökyüzü öyle yıldızlı, öyle berraktı ki, onu gören kendine sormadan edemezdi: nasıl oluyor da böyle bir göğün altında türlü türlü suratsız, kaprisli insan yaşayabiliyor?
SPOILER
bir zamanlar masumiyetin en güzel ve çekici simgesi haline gelen dorian gray insanların gözünde boyanmamış bir tuval, işlenmemiş bir değerli taş gibiydi ve lord henry onun hamurunu öyle bir yoğurdu ki geriye yalnızca çirkin bir yüz kaldı. çoğalmak istedikçe azalan, var olmak istedikçe yok olan bir karakterin dönüşümüne en çarpıcı şekilde şahit oldu okuyucu. lord henry için hangi kelimeleri kullansam bilmiyorum, kendisi kelimeleri cambaz misali oynatıyor; ahlağın ve insanın özünün derinliğine, belki de bastırılmış duygu ya da dürtülere inerek kişinin ruh coğrafyasını yeniden yaratıyor... dönüm noktalarıyla dolu bu hikayeden basil, sibyl ve zavallı james de nasibini en acı bir şekilde aldı. doğrudan anlatılmasa bile yedi ölümcül günah temasının kusursuzca işlendiğini düşünüyorum. kibirden oburluğa, öfkeden şehvete kadar dorian'ın sahip olduğu tüm kusurlar zamanla o meşhur portresinde yer edindi. bu kitap öyle bir kitap ki üzerinde saatlerce konuşabilirim ben. okuyucular olarak wilde'ın yaratıcılığından ve kaleminin ustalığından ne kadar bahsetsek az bence. dorian gray ve özellikle de henry gibi bir karaktere hayat vermek hem lütuf hem ceza gibiydi. hele lord yok mu, şeytanın bile aklının başından alır o...
kitabı anlamak için önce turgut uyar'ı anlamak, hayatındaki bazı dönüm noktalarına hakim olmak gerekiyor bana göre. ilk okuduğumda bu konularda çok fikrim yoktu ancak sayfaları çevirdikçe fikir sahibi olmaya başladım ve taşlar yerine oturdu zamanla. tomris'in söylediklerini okudukça turgut'un aslında gizemli bir kişiliğe sahip olduğunu görebiliyoruz, tomris'in "bilmiyorum." diyerek verdiği cevaplar gerçekten bilmediğinden miydi yoksa soruları cevaplamak istemediğinden miydi? ben bir noktada ikisi de derdim, turgut sessiz ve içe kapanık bir kişiliğe sahip. üstüne iç dünyası fazlasıyla yoğun ve karmaşık, tomris onun her koşulda yanındaydı ancak turgut uyar'ın kendini içselleştirip anladığım kadarıyla soyutlaması nedeniyle hep kapalı kutu olarak kalmış gibi bir noktada. evden çıkmayı sevmeyen, alkolik olmasa da içmekten hoşlanan ve garip bir şekilde denizden haz etmeyen bir yazar beliriyor karşımızda ki bu beni çok şaşırtmıştı. yalnızlığı, çoğu zaman babasından uzak geçirdiği çocukluğu, istemediği ilk evlilik derken hep hüzünlü bir isim olarak kalmış kendisi. öyle ki hastalığı sirozu önceden tahmin etmesine rağmen doktora son raddeye kadar gitmemiştir ve kendinden vazgeçmiştir. bunlar dışında beni şaşırtan şeylerden birisi de çok yönlü ve tiyatrodan matematiğe kadar farklı ilgi alanlarına sahip olmasıydı. şiirleri bana çok hitap ediyor diyemesem de daha sonra onlara da detaylı bir şekilde göz atacağım ve bir şans daha vereceğim.
içimdeki çocuğun kalbine dokunan ve onun hâlâ benimle olduğunu hatırlatan sıcacık bir kitaptı. her sayfayı çevirdiğimde "neden büyüdük ki?" ve "küçük prens gibi masum kalamaz mıydık?" gibi sorular sormadan edemedim kendime. mutluluğu, masumiyeti ve güzelliği unuttuğumuz günlerde bunu okumak kaçış gibiydi benim için. bakmayın çocuk kitabı olarak geçtiğine, bence her yetişkinin okuması gerekiyor. üstelik küçük prensin de dediği gibi, büyüklere gerçekten akıl sır ermiyor...
Küçük PrensAntoine de Saint-Exupéry · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025279,8bin okunma