İçinde bulunmadığımız arkadaş gruplarını en iyisi, davet edilmediğimiz partileri ise en eğlencelisi sanmaya meyilliyizdir. Hatta o çok istediğimiz partiye bir gün dahil olduğumuzda, zihnimizdeki "en eğlenceli yer" imgesi hemen bir başka yere taşınır. Psikolojide “öteki oda sendromu” olarak adlandırılan bu durum, aslında çocukluktaki ilk bağlanma sürecinde yaşam merkezimizin kendimizden kopup dışarıya kaymasıyla ilgilidir.
Oysa merkezimiz ait olduğu yerde, yani içimizde kaldığında, biz neredeysek dünyanın kalbi de orada atar. Bu merkezin içeride tutulabilmesi ise doğrudan ebeveynin çocuğa yaklaşımıyla şekillenir. Bireyin iç dünyası ile dış uyaranlar arasındaki uyumu sağlayan bu davranışlardır. Örneğin; uykusu olmadığı hâlde uyutulan veya doyduğu hâlde yemeye zorlanan çocuk, kendi hissiyatında bir yanlışlık olduğunu düşünmeye başlar ve doğruyu bulabilmek için bakışlarını dışarıya çevirmeyi öğrenir. Böylece merkezi dışa kayan birey; çocukluğunda her şeyi bilen anne babanın yerini dolduracak, yetişkinliğinde ise tüm sorularına yanıt verecek "bilge" eşler, arkadaşlar veya terapistler aramaya koyulur.