Bu kitabı okurken sürekli içime döndüm. Çünkü anlatılan her şey, sadece Raskolnikov’a ait değildi. Onun zihninde yaşadıkları, bana sanki kendi içimdeki o bölünmüş, yorgun, arada kalmış hâllerimi hatırlattı. Başta sadece bir cinayet gibi görünüyordu; ama ilerledikçe anladım ki, bu bir suç değildi. Bu, seçilmiş bir yoldu. Raskolnikov’un yaptığı şey, karanlıkta bir kapı açmak gibiydi. O kapıdan kendisi geçti ama aslında o geçiş, birçok insanın da gözünü açtı. Biri çıkıp “Ben bunu yaptım çünkü başka bir yol bırakılmadı,” dedi. Belki de onun yüzleşmesi başkalarına da aynayı tuttu.
O cinayet… belki onun için sadece bir eylem değildi. Belki de yaşadığı dünyaya karşı attığı bir çığlıktı. Güçsüzlüğünü bastırmak, kendi çaresizliğini aşmak için, sistemin çürümüşlüğüne karşı bir “ispat” gibiydi. Ama asıl çöküş, suçu işledikten sonra başladı. Vicdan dediğimiz şey, bazen en derin ceza oluyor. Raskolnikov’un uykusuzluğu, ateşleri, paranoyaları… Tüm bunlar bana, insanın en büyük savaşını kendi içinde verdiğini hatırlattı. Ceza, dışarıdan gelen bir şey değilmiş. Ceza, insanın kendi gözlerinin içine bakamamasıymış.
Bana göre “Suç ve Ceza” sadece bir edebiyat eseri değil, bir insanın ruhunun anatomisi. Ve ben bu kitabı okurken sadece Raskolnikov’u değil, kendimi de gördüm. Sessiz kalmış yanlarımı, bastırdığım isyanları, yüzleşmekten kaçtığım duygularımı…
Belki onun suçu bir kapıydı. Belki o karanlık bir yol seçti ama o yol, ışığı daha çok arayanlara açıldı.
Teşekkürler iyi okumalar..