Fakat işte günler günleri kovaladı, kış geçip bahar geldi, yaz gidip sonbahar geldi, içimdeki bu acı ufak ufak, parça parça azalıp bitti. Daha doğrusu dibe çöktü çünkü ne de olsa bir şeyler kalıyor... hani insanın yüreğine taş gibi oturuyor derler ya, işte öyle bir şey. Ancak hepimizin gideceği yer orası. Kendimizi bırakıp ölenle ölemeyiz, değil mi ya!
Peki niçin? Niçin her iki durumda da kızın doğasını daracık bir kalıba sıkıştırıp, böylesine katı bir çerçevenin içine hapsetmeye kalkıştım, diye kendi kendine sordu. Kadınları salt insani zenginlikleri içinde kavramanın, hep cinsiyetleri açısından bakmaktan, hep yarı şematize ederek görmekten kaçınmanın bu kadar zor olması ne tuhaftı.
Benim onurum için başka insanların endişe etmeleri son derece nahoş ve ben buna alışık değilim. Ayrıca onur kırılgan bir şey olabilir, ama ben değilim!