Sonra da yüreğimin herhalde sert bir kabuğu olduğunu ve pek az kişinin o kabuğu delebildiğini ve belki de bunun için bir türlü doğru dürüst sevmeyi beceremediğimi de ekledim.
Başlangıçta bunu oldukça kolay başarıyormuşum gibi bir duyguya kapıldım. Ama unutmak için ne kadar çabalarsam çabalayayım, yüreğimin ta derinliklerinde, kenar çizgileri belirsiz bir boşluk öylece duruyordu.
Biliyorum, evet, omuzlarımdaki yükü azaltırsam kendimi biraz hafiflemiş hissedeceğimi biliyorum. Bana söylemen boşuna. Ama, anlıyor musun, bunu şimdi yaparsam, paramparça bulurum kendimi. Ben hep böyle yaşadım, o halde, başka türlü yaşamamı nasıl istersin benden? Eğer kendimi koyuverirsem, bir daha eskisi gibi olamam. Un ufak olurum... Ve sonunda da buharlaşırım. Niçin anlamıyorsun ki? Ve hep benimle ilgileneceğini nasıl söyleyebiliyorsun, bunu anlayamadıktan sonra?
Sonra, bana doğru dönüyor, bana gülümsüyor, başını hafifçe eğiyor, benimle konuşuyor ve dosdoğru gözlerimin içine bakıyordu. Tıpkı dibi görünen bir pınarda kayıp gidiveren küçücük bir balığın pırıltısını yakalamaya çalışıyormuş gibi.
Kafamı kaldırdım, Kuzey Denizi’nin üzerinde, gökyüzünde yüzen kara bulutlara baktım ve o zamana kadar yaşamımın akışında yitip gitmiş olan şeyleri düşündüm. Uçup gitmiş saatleri, ölmüş veya yitmiş insanları, bir daha dönmeyecek düşünceleri.