“Kalabalığın içinden bir yaşam portresi: Bir Deliler Evi”
Kitap, benim Ayfer Tunç’tan okuduğum ilk kitap.
Bu kitap bana “roman” dediğimiz şeyin formunu esnetmenin ne kadar heyecan verici olabileceğini gösterdi. Bir günü, 536 sayfaya sığdırmak neredeyse imkânsız geliyor. Ama romanı okurken fark ediyorsunuz, zaman burada ölçülebilir nicel bir veri değil, bir binanın koridorları, bir bakış, bir eşik, bir cümlede açılan kapı. Tek bir gün; içinde geçen hayatların toplamı olarak büyüyor, genişliyor, dallanıyor.
Hikaye denize sırtını dönmüş, kendi içine kapanmış bir ruh sağlığı hastanesi ve çevresinde başlıyor.
Ama okurken hastane “mekan” olmaktan çıkıyor; bir çekim alanına dönüşüyor. Hastalar, çalışanlar, ziyaretçiler ve yolu bir şekilde buraya düşenler…
Derken bir anda kendinizi, dışarda kalanların ve dışarda bırakılanların hayatlarına temas ederken buluyorsunuz.
Toplumun kenarında duranların değil sadece; toplumun tam ortasında olup da bir şekilde “kenara itilen” herkesin.
Kitabın bence en etkileyici tarafı şu: Bu kadar karakter, bu kadar hızlı geçiş, bu kadar çok hayat okurken insanda panik ya da kaybolmuşluk yaratmıyor. Yok artık diye düşünmüyoruz. Çünkü yazar, kalabalığı bir gösteriye çevirmiyor; kalabalığı hayata benzetiyor, sanki
yürüyorsunuz ve yol üstünde bir sürü insanla göz göze geliyorsunuz; kısa bir temas, birkaç cümle, bir anlık yakınlık... Sonra başka biri. Başka bir hikaye, başka bir eşik. Bu yüzden romanı okurken karakterleri “takip
etmekten” çok, karakterlerin hayatlarından geçiyorsunuz.
Kimisi çocuk, kimisi yaşlı; kimisi gururlu, kimisi eğilip bükülen; kimisi zengin, kimisi yoksul; kimisi sert kimisi kırılgan... Ve hepsi bir arada, bazen aynı günün içinde, çoğu zaman aynı ülkenin içinde. Arka planda da Türkiye’nin kuşaklarını, dönemlerini, iklimini ve