bir süre sonra huzura iyice boğulmuş, maria'nın gözlerine artık bakmıyordum bile: ben onun gözlerine tapıyordum; bakmak çok yüzeysel geliyordu. istediğimde tekrar gözlerini bulurdum, ama şimdilik yelkenlerini indirmiş bir tekne olacaktım, her şey olacaktım, hiçbir şey olacaktım.
manzaraya bakan oydu; bense onun gözlerine bakıyor, bütün o yeşil çayırları, gökyüzünü, hatta bir diğer gökyüzünü, ta yedinci kata kadar, sen insanoğlunun sayıp sayabileceği bütün gökleri onun gözlerinde görebiliyordum.
yalnızlığım çok büyük, çok derin olduğu için oynuyorum; yalnızlığımın dipsizliğinden korkuyorum! kendimi karanlık bir uçurumun kenarında buldum; aşağı habire sözcükler atıp duruyorum; nasıl ağır sözcükler, ama düştüklerinde en ufak bir ses gelmiyor. o uçuruma kahkahalar, tehditler ve gözyaşları atıyorum. aşağıya tükürüyor, bağrına taşlar, kaya parçaları fırlatıyor, dağlar tepeler deviriyorum. ama hep aynı boşluk, hep aynı sessizlik.