"çoğu hayatlarını biraz olsun kendi kapasitelerine uygun hâle getirmeden önce iş işten geçene kadar beklemedi mi? başarının o yüce tanrısallığını kovalarken gençlik hayallerini heba etmedi mi? bu adamların çoğu şimdi nergis gübresi! yine de biraz daha yaklaşırsanız fısıldadıklarını duyabilirsiniz çocuklar? hadi," dedi, "eğilin. hadisenize. duydunuz mu?" çocuklardan çıt çıkmıyordu, bazıları çekine çekine fotoğraflara doğru eğildi. "Carpe Diem," diye fısıldadı Keating. "anı yaşayın. hayatlarınızı olağanüstü kılın"
derdimi yatıştıracak, düşüncelerimi paylaşacak bir Havva'm yoktu. yalnızdım ben. Âdem'in yaratıcısına yakarışını anımsıyordum. peki, benim yaratıcım neredeydi? beni terk etmişti ve buruk yüreğimle ben de onu lanetliyordum.
'canımın verildiği meşum gün!' diye haykırdım acı içinde. 'lanet olası yaratıcım! kendinin bile tiksintiyle sırtını döneceğin böylesine korkunç bir canavarı ne diye yarattın? tanrı merhametiyle, insanı kendi suretinde, hoş ve güzel yaratmış. oysa benim görünüşüm senin en berbat hâlin, hatta ondan da beter. şeytan'ın bile onu beğenip teşvik edecek yoldaşları, akranları vardı. bense yapayalnız ve hor görülen biriyim.'
tıpkı ilk defa dinlediğim bir şarkı gibiydi. çünkü dora, herkesin bildiği sıradan bir şarkıyı büsbütün farklı yöntemlerle değiştirerek söylemeyi iyi bilen bir kızdı.
bilmediğin duyguları anlamak her zaman iyi olmaz. çünkü duygular aldatıcıdır. dünya, senin bildiğinden tamamen farklı görünecektir. etrafını saran en küçük şeyleri tehlikeli bir silah gibi hissedebilirsin, sıradan bir yüz ifadesi ya da bir söz diken gibi canını da acıtabilir. yol kenarlarındaki taşlara bir bak! hiçbir şey hissedemezler ama sürekli zarar görürler. üzerlerinde insanların tepinip durduklarını bile bilmezler. gelgelelim, günde onlarca defa vurularak, basılarak, yuvarlanarak, kırılıp parçalandıklarını bilseydiler bu taşların keyifleri nasıl olurdu?