şu yeryüzünün geçmişine bakıyorum da, arzu ve özlem içindeki milyarlarca silüet asırlar, ülkeler boyu ağır ağır akıp gidiyorlar. köle bunlar. ellerini umutsuzca göğe açmışlar, zayıflıktan kaburgaları ince derilerini yırtıp çıkmak üzere, gözleri yaşlarla dolu, feryat etmekten hançerleri kurumuş. bu tarihte akılsızlık ve kan, zorbalık ve yalan görüyorum, sürekli çiğnedikleri yeminleri duyuyor, tanrıya dua ederken ağızlarından çıkan her insaf ve merhamet yakarışında, üzerlerine bastıkları toprağı nasıl aşağıladıklarını dinliyorum.
ne kadar öteye bakarsam bakayım, yerkürenin her kıvrım ve bükümünden alevler, dumanlar yükseliyor; kulağımı ne kadar derinlere verirsem vereyim, her yerden, ardı arkası kesilmeyen figanlar işitiyorum: yoksa yeryüzünün midesi ağıt yakanlarla mı dolu? ağzına kadar doldurulmuş kadehler görüyorum, ama hangisine dudağımı dokundursam, sirke ve safra tadı var: acaba, insanın başka içeceği yok mu? peki bu, gerçekten de insan mı?
bana insanlığı her şeyiyle kabul etmemi emrediyor; ancak ve ancak, "ben intihar etmeyeceğim, bu yaşamdan kendim ayrılmayacağım" diyebilen birine insan denir.
maria! elimden tabancamı aldın da ne verdin yerine? o tabancaya kılıfıyla birlikte on dolar saymıştım ama senin yüzünden bütün o hükümdarlığımdan vazgeçtim! lütfen artık bana bakıp durma güzel hükümdarım, yoksa... yoksa sana hepsini teslim edeceğim: tabancayı da, kılıfını da, bizzat şeytanı da!
iki duvarın arasında bir mezardaydım, birinin ardında gövdelerin yavan hareketleri, insana özgü yaşantı vardı, öbürünün ardındaysa asıl ve sonsuz varoluşumun ait olduğu âlem bütün sessizliği ve karanlığıyla uzanıp gidiyordu. beni hangisi çağıracaktı? adımımı hangisine atmalıydım?
sözleri ve okşayışları aşağıla, sarılışlara küfürler yağdır, ama aşka dokunma dostum: çünkü sonsuzluğa şöyle kısacık bir bakış atabilmen ancak onun aracılığıyla mümkündür!