Seni seviyorum.
Donup kaldığı için, insanın başını derde sokabilecek bu kâğıdı birkaç saniye kadar bellek deliğine atamadı. Gerçi bir şeye gereğinden fazla ilgi göstermenin ne kadar tehlikeli olduğunu biliyordu ama yine de iyice emin olmak için, kâğıdı bellek deliğine atmadan önce bir kez daha okumadan edemedi.
“Bir gün karanlığın olmadığı bir yerde buluşacağız,” demişti O’Brien. Bu sözün ne anlama geldiğini biliyor ya da bildiğini sanıyordu. Karanlığın olmadığı yer, düşlenen gelecekti; hiçbir zaman göremeyeceğimiz ama belli belirsiz de olsa paylaşabileceğimizi sezdiğimiz gelecek.
İnsan, tarihi, kitaplardan öğrenemediği gibi mimariden de öğrenemiyordu. Heykeller, yazıtlar, anıtlar, sokak adları… Geçmişe ışık tutabilecek her şey sistemli bir biçimde değiştirilmişti.
Böyle bir odada, çaydanlık kaynayadursun, şöminenin karşısındaki kanepede ayaklarını uzatıp oturmak, hiç de yabancısı olmadığı bir şey gibi gelmişti: bir başına, tümüyle güvende, ne bir gözetleyen ne buyurgan bir duyuru, çaydanlığın fokurtusu ve saatin dostça tik takları dışında ne bir ses ne bir nefes.
Var olan somut dünyanın yasaları değişmezdi. Taş sert, su ıslaktı, desteksiz nesneler yere düşerdi. O’Brien’la konuşuyormuş ve önemli bir kural koyuyormuş gibi yazdı:
Özgürlük, iki kere iki dört eder diyebilmektir. Buna izin verilirse arkası gelir.