Tarih, İstanbul’a işsiz ve karıştırıcı halk yığınlarının göç etmesini kolaylaştırdığı için, Kanuni Sultan Süleyman’ın bu şehre su getirmiş olduğundan pişmanlık duyduğunu yazar.
Uşak’ta esir Başkomutan Trikopis’le General Denis'i karşısına getirdikleri zaman, kendisi de bu kadar kolay ve çabuk zaferin merakı içinde idi. Onları dostça yanına aldı ve meslektaşça konuştu. General, bir ucu Afyonkarahisar'da, öbür ucu Kütahya’da bulunan bir Türk ilerleyişinin bir anda kesinleşerek hızla daraldığını, etraflarını git gide üçgenlemesine kapladığını ve sonunda kendilerini bir dağın eteğine doğru sürdüğünü söyledi!
- Böyle bir şeyin olacağını anlamadınız mı?
Trikopis taarruzun son dakikaya kadar iyi gizlenebilmiş olduğunu itiraf etti. Kendisinin yüksek yaylada tedbirler alınmaksızın barınılamayacağını yüksek makamlara anlatamadığını söyledi. Ordularını kuşatan üçgen darala darala öyle bir kerteye gelmişti ki bir yamacın eteğine dalmışlardı.
- O zamana kadar toplarımızı az çok kullanarak geri çekiliyorduk. Fakat sırtımız o yamaca dayatıldıktan sonra kıpırdamaklığımıza imkân kalmamıştı. O sırada işleyemez bir darlığa geldik. Ancak ellerimizdeki tüfekleri kullanabiliyorduk. Sonunda bir an geldi ki tüfeklerin bile işleyemediği bir darlığa düşürüldük. Süngüler parlamaya başladı. Arkamız, önümüz, her yanımız süngü! Böylece artık iş bitmişti. Atımı bile bulamıyordum. Yaya olarak ormanlar içine düştük.
Sonra sordu:
- Siz bu harbi nereden idare ediyordunuz?
- İşte tam o süngülerin parladığını söylediğiniz yerde askerlerin yanında idim.
- Harp böyle kazanılır. Yoksa beş yüz elli kilometre uzakta, durum gözle görülüp hüküm verilmeksizin, bir harita üzerinde pergelle ölçülerek yattan idare edilmez, dedi.
Kocatepe’de, bir ağır düşüncenin ebedî heykelini andıran fotoğrafını göz önüne getiriyor musunuz? Mustafa Kemal 26 Ağustos sabahı orduyu saldırıya sürmüştür.
Başlarını atese, taşa ve çeliğe çarpa çarpa kan köpüren Türk kahramanlığının düşünen, arayan, bulan, gösteren, bazen bir "evet"i ile bir "hayır'ına vatan talihi bağlanan başıdır o! Akıp giden sular gibi, boşanıp giden millî kaderler böyle bir set bulursa durur. Bu, millî kahraman denen adamdır. Dağın eteklerinde dövüşen halk ve tepenin üstündeki zafer yaratıcısı, o sabah ikisi birbirine ne kadar layık idiler.
Fakat taarruz sökmeli idi. Arkasından bütün şafaklar sökecek. Mustafa Kemal bu anlarında sert, yalçın, kalbi ve siniri aransa bulunmaz bir iradeden ibarettir. Tam zamanında emrini yerine getiremediği için pek sevdiği bir tümen komutanı intihar eder. Mustafa Kemal, vah vah, demez. Ağzından ağır bir kelime çıkar. Boşuna da ölmüştür. Çünkü biraz sonra tümeni vazifesini yapmıştır. Canına kıymak, velev, onun uğruna canına kıymak! Ne çıkar bundan? Mustafa Kemal, kendisine verdiği söz uğruna ölen bu sevgili arkadaşının, kanlar içindeki hayaletini görmek, "Yazık oldu çocuğa..." demek için bile şafakların ötesindeki bir günü bekleyecektir.
Ankara’dan hareket edeceği günün akşamını Keçiören’de yakın adamları ile geçirmişti. Ayrıldığı zaman bir hayli yorgundu. Yanındakilere:
- Taarruz haberini alınca hesap ediniz. On beşinci günü İzmir’deyiz, demişti.
Acaba içkinin tesirinde mi idi? Arkasından hafifçe gülüştüler bile…
İzmir’den dönüşünde karşılayıcılar arasında o gece beraber bulunduklarından bir ikisini görünce:
— Bir gün yanılmışım, dedi, ama kusur bende değil, düşmanda!
İzmir’e taarruzun on dördüncü günü girmişti.
Cepheye geldiği zaman raporları dinledi. Kıtalar yerlerine varmışlardı. Sordu:
- Düşmanda bir sezinti var mı?
- Aldığımız raporlara göre henüz yok.
— Baskın muvaffak olmuştur, dedi.
Kemalist'in bağımsızlık fikri tertemiz, pürüzsüz, tavizsiz Türkçü ve Türkiyeci idi. Mustafa Kemal, daha sonra misallerini göreceğiniz üzere, kafaca, nasıl âdeta Şark sözünden tiksinecek kadar bir Batılı ve medeniyetçisi ise "Xénophobe = ecnebi-sevmez” denecek kadar da Frenklikten uzaktı. Şarklı ve mutaassıplar gibi, tatlısu Frenklerinin de düşmanı idi. O mizaçta, ahlakça hürriyetçiden başka bir şey olamazdı. Milliyetçiliğinin bir niteliği, kibir sertliğinde bir gururdur.