Bağıramam. Ne vakit istesem, çığlığım gözlerimden akıyor.Yüzümdeki toza karışıp ağzıma doluyor. Kireç tadı genzimi yakıp soluk boruma yapışıyor. Allahım. Nefes alamıyor, boğuluyorum. Az önce yatağımda uyuyordum , ne oldu bana!
Hareket edemem. Karanlık lahdinde binlerce yıl sıkışıp kalmış zavallı bir mumyadan farksızım. Parmağımı oynatmaya çalışınca yaşadığım acı sinir uçlarımla bedenime yayılıyor. Bağıramadığımdan , ızdırabım gözlerimden akıyor. Hatırlıyorum, çocukken ne vakit yüksek sesle konuşsam annem , “ Kız kısmı küçük harflerle konuşur bağırma!”, diye azarlardı kolumu mıncıklayarak. Annem şimdi, avazım çıktığı kadar bağırsam da yankısı dağlar, deryalar aşıp ona ulaşsın isterdi.
Sesimi duyuramıyorum. İnliyorum, çıkan cılız sesi kendim bile zor işitiyorum. Ama onları duyuyorum. Dışardaki uğultular yanıbaşımda. Telaşla bağıranlar, ağlayanlar, sirenler. Bazısı ,birilerinin ismini haykırıyor. Ne de güzel bağırıyorlar, ben de onlar gibi yapabilsem. Benim adımı da ünlerler mi diye bekliyorum. Kimse söylemiyor , üzülüyorum.
Hemen üstümde koşturuyorlar. Hiçbir yere gitmeyen ayak sesleri kulağımın içinde. Buradayım işte, ayağınızın dibinde. Ne olur bulun beni!
Üşüyorum. Bedenimin yarısını hissetmiyorum artık. Bacağımın üstündeki benim mi yoksa başkasının bacağı mı , kestiremiyorum. Kendime yabancılaştım. Hatırlıyorum, çocukken bir elimizin üstüne oturup beklerdik. Yeterli zaman geçince , başkasının eli gibi olurdu diğer elimizi tutup tokalaşırdık. Çocukluk ne güzel şey. Yazık değerini anlamak için büyümek şart.
Fakat , niçin çocukluğumu anımsıyorum ! Ölüm anında beyin hatıralara inermiş, ölüyor muyum yoksa! Belki de çoktan öldüm.
Hayır , ölmüş olamam. Hangi ölü kaburgası ciğerine batıp da tarifi imkansız bir sancıyla ölümü ister ki!
Yaşıyorum.