“
Benim tarafımdan sevilmenin seni kirlettiğini düşünmüş gibi görünüyorsun. Bundan kaçınamazsın. Hayır, istesem bile seni bundan arındıramam. Ama yapabilsem de yapmazdım. Daha önce hiçbir kadını sevmedim: hayatım çok yoğundu, düşüncelerim başka şeylerle çok meşguldü. Şimdi seviyorum ve seveceğim. Ama benim tarafımdan çok fazla ifade edilmesinden korkma. ”
"Beni terk etmeni," dedim, dürüstçe. "Ben olsam... Çoktan terk edip gitmiştim. Bana büyük hasarlar bırakan o kadını arkamda bırakırdım." Acı bir tebessüm geçer gibi oldu dudaklarının kenarından ama bu daha çok bir yüz buruşturmaydı. "Keşke yapabilsem," dedi, fısıldar gibi. “Keşke gidebilsem. Keşke senden uzak durabilsem."
Bunları düşünürken gözümü taraçadan çeviriyorum. Simsiyah ocağın içinde çıtırdayan ateşlere dalıyorum. Evet namuslu olmak insanın elinde! İşte ben ne kızı kaçıracağım ne de hatta onun ismini öğreneceğim! Yüzüne bile bakmayacağım! Fakat hep bunları hesapsız, muhakemesiz yapabilsem! Niçin bende ahlâkın esası olan fazilet yok? Niçin daima vurmak, kırmak, kapmak, kaçmak, karşı gelmek, öldürmek, isyan etmek isteyen bir temayülle yaşıyorum? İlk terbiyemin tesiri mi? Çünkü çocukluğum, inzibatsız bir çiftlikte geçti. Birtakım yarım haydutlar içinde büyüdüm. İstanbul, ah o kadar sevdiğim güzel İstanbul mektepler, zengin kibar akrabalarımın incelikleri varlığıma nihayet kalın bir yaldız tabakası çekmiş! Erkân-ı harap sınıfına ayrılmamaklığıma sebep de huşûnetim...