Bazı savaşlar haritalarda başlar, bazıları ise insanların kalbinde. ABD, İsrail ve İran arasında büyüyen bu savaş, belki de her ikisinin kesiştiği yerde doğdu: çizgilerle ayrılmış sınırlar ile görünmeyen korkuların arasında. Ama sonuç hep aynı oldu; gökyüzü karardı, şehirler sustu ve en çok da masumların sesi duyulmaz hale geldi.
Gece çöktüğünde, bir çocuğun uykusu artık rüyalardan değil, siren seslerinden bölünüyor. Bir annenin duası, evladının yarın da hayatta kalması için edilen yalın bir yakarışa dönüşüyor. Televizyon ekranlarında gördüğümüz “stratejik hedefler”, aslında bir zamanlar kahkahaların yankılandığı evler, bir sofranın etrafında toplanan ailelerdi. Savaş, kelimeleri değiştirir; yıkımı “operasyon”, kaybı “kaçınılmaz sonuç” yapar. Ama acının dili hiç değişmez.
Bu savaşta güçlü olanlar teknolojiye, zayıf olanlar sabra sarılıyor. Gökyüzünde uçan her füze, yalnızca bir hedefi değil, bir hayatın ihtimalini de yok ediyor. Ve her patlama, dünyanın biraz daha sessizleşmesine neden oluyor. Çünkü insanlar bir süre sonra alışıyor… en korkutucu olan da bu: acıya alışmak.
ABD, İsrail ve İran… Üç isim, üç güç, üç ayrı hikâye. Ama aynı kaderin içinde düğümlenmişler. Biri güvenlik diyor, diğeri varoluş, öteki ise adalet. Herkes kendi haklılığını savunurken, kimse kaybedilen çocukluğun hesabını veremiyor. Belki de savaşların en büyük yalanı burada saklı: herkes kazanacağını sanır, oysa geride sadece eksilen hayatlar kalır.
Toprak, üzerine düşen her gözyaşını saklar. Belki bir gün bu topraklar konuşsa, bize kahramanlık hikâyeleri değil; yarım kalmış hayatları, söylenememiş sözleri anlatırdı. Çünkü savaşın gerçek tarihi, kitaplarda değil; annelerin suskunluğunda, babaların çaresiz bakışlarında yazılır.
Ve insan sormadan edemiyor: Bu kadar güç, bu kadar teknoloji, bu