Şimdi kitabı kapatın, telefonunuzu kenara koyun ve karşınıza çıkan ilk şeye —bu bir alışkanlığınız, bir eşyanız ya da bir inancınız olabilir— o soruyu sorun: Neden?
Cevabı hemen bulamamanızın bir önemi yok. Önemli olan, o sorunun yarattığı muazzam boşlukta, sistemin gürültüsü olmadan kendi sesinizi duymaya başlamanızdır.
Kendi nedenlerinizin peşinden gidecek kadar cesur olmanız dileğiyle.
Byung Chul Han’a göre modern birey artık “itaat toplumunda” değil, “performans toplumunda” yaşamaktadır. Eskiden baskı dışarıdan (otoriteden) gelirdi; şimdi ise baskı içeriden, kişinin kendisinden gelmektedir. Birey, “başarabilirsin” sloganları altında kendi kendisinin sömürgecisi (auto-exploiter) haline gelmiştir. Değişim neden bu kadar zordur? Çünkü Han’ın deyimiyle insan artık bir başkasının kölesi değil, kendi kendisinin gardiyanı olmuştur ve kendi inşa ettiği o “başarı/yeterlilik” hapishanesinden kaçması çok daha zordur.
Aslında değişim neden bu kadar zor biliyor musunuz? Çünkü biz, bir şeyi değiştirmenin sadece bir “karar” meselesi olduğunu sanıyoruz. Oysa değiştirmek istediğimiz her şeyin içinde bir parçamız, bir alışkanlığımız, bir “tanıdıklık” hissimiz var.
Şikâyet ettiğimiz o her şey —anlaşılmamak, sistemin baskısı, hayatın karmaşası— bir noktadan sonra bizim kimliğimizin bir parçası haline geliyor. “Neden bu kadar zor?” diye bağırırken bile aslında o zorluğun bize verdiği o tuhaf, mağdur ama güvenli alanı terk etmekten korkuyoruz.
Birine kendini anlatmanın o devasa yorgunluğu ile değişimin getirdiği o belirsiz sancı arasında sıkışıp kalıyoruz. Her şeyin bu kadar zor görünmesinin nedeni, belki de sadece dışarıdaki engeller değil; bizim o engellerle yaşamaya, onlardan şikâyet ederek hayata tutunmaya fazla alışmış olmamızdır.
Anlamak, enerji gerektirir. Anlamak, sarsılmayı göze almaktır. Anlamak, “Benim bildiğim yanlış olabilir mi?” diye sormaktır. Oysa haklı çıkmak çok daha konforludur; seni o modern tarikatın içinde tutar, onurunu okşar ve sırtını sıvazlar.
Fark ettim ki, birilerine bir şey anlatmak bu yüzden bu kadar zor. Çünkü biz artık kelimelerle köprüler kurmuyoruz; kelimeleri birbirimize fırlattığımız taşlar olarak kullanıyoruz.
İşin en acı tarafı ne biliyor musunuz? Bu anlaşılmama hali, bizi yavaş yavaş sessizliğe ve yalnızlığa itiyor. “Nasıl olsa anlamayacaklar”, “Nasıl olsa çarpıtacaklar”, “Nasıl olsa kendi bildiklerini okuyacaklar” dedikçe içimize kapanıyoruz. Bu da sistemin başka bir başarısı aslında: İnsanları atomize etmek. Tartışamayan, birbirini anlayamayan, sadece kendi yankı odalarında birbirini onaylayan küçük, öfkeli gruplar yaratmak.
“Neden her şey bu kadar zor?” sorusunun altındaki en büyük taşlardan biri bu: Anlaşılma umudunun yavaş yavaş sönmesi.