Burada herkes kaşif sayar kendini, birinin bahçesine girer, iz bırakayım derken talan eder. Onları sev ama tutunmaya çalışma. Yalnız kalmaktan korkup kendi bahçende kaybolma.
Bütün vedalar zordur. Bütün kopuşlar öyle. Bazen olmayacak şeylere alışırız. Tutunmaya çalışırız. Sonra bir yerde omuzlarımız düşer, beceremeyeceğimizi anlarız. O vakit kesip atmak gerekir. Ya onlar gider ya biz bırakırız. Esasında ikisi de aynı şeydir. Koparsın ve canın yanar, bu böyledir.
“Bitince, yol ayrı kıymete biniyor.”
“Biten şeyler hep kıymete biner. Halbuki o kadar da vazgeçilmez bir yol değildi, imanımızı gevretti.”
“Hemen çamur atma yahu, güzeldi. Bak bu da yolun son dersi. Olgunlukla veda etmeyi öğrenmeliyiz. Çamur atmadan, suçlu aramadan, sonu burasıymış, buraya kadarmış diyebilmeyi.”
“Seneye bir daha geliriz belki.”
“Aynı şey olmaz,” dedim kırık dökük.
“Olmaz işte.”
Sonra o heyecan geçti. Ev öbür evlere benzedi. Fotoğraflar çerçevelettim ama bahanelerle erteledim, bir türlü duvarlara asamadım. Şimdi bile öyle, biliyor musunuz? Kaç yıldır oturduğum evde hala açılmamış kolilerim var. Yerleşmeyi beceremeyeceğim daha üniversitedeki o ilk evimde belli oldu. Tabakların bana ait olması, kendimi sofraya ait hissetmemi sağlamadı. Duvarların içinde her şeyin benim olması kendimi evde hissetmeme yetmedi. Daha kötüsü oldu hatta. Bana ait ve hayali, oraya sahip olunca kendimi başka türlü hissedeceğim hayali kırıldı.
Bu defa asla geri gelmeyecek bir kayıptı giden. Hem de benim yüzümden. İçimde öyle ağır bir yük vardı ki, rendelemekle azalmayacağından emindim. Kurtulmaya bile yeltenmedim. Göğsümden boğazıma yükselen kırçıllı ağırlık uzvum haline geldi.