David Lodge

David Lodge

Yazar
8.5/10
22 Kişi
·
55
Okunma
·
10
Beğeni
·
914
Gösterim
Adı:
David Lodge
Unvan:
İngiliz Roman ve Oyun Yazarı.
Doğum:
İngiltere, 1935
David Lodge (d. 28 Ocak 1935) İngiliz Şövalyelik Nişanı sahibi İngiliz roman ve oyun yazarı.
28 Ocak 1935’te Londra'nın güneyinde Brockley bölgesinde doğan Lodge, gelenekçi Katolik bir ailenin oğlu olarak yetiştirildi. 1955 senesinde University College London'dan mezun olan yazar, 1959 yılında aynı okuldan yüksek lisansını aldı. Doktora çalışmalarını yapmak üzere gittiği Birmingham Üniversitesi’nde çalışmaya başlayan Lodge, 1960'tan tam zamanlı yazarlık yapmak üzere emekli olduğu 1987 senesine kadar bu okulda ders verdi. Ayrıca, 1969 yılında Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley'de misafir öğretim görevliliği yapan Lodge, 1977'de de East Anglia Üniversitesi'nde yaratıcı yazarlık üyesi olarak görev aldı.
1987'de Birmingham Üniversitesi'nden emekli olurken üniversite kendisine Modern İngiliz Edebiyatı Onursal Başkanı ünvanını verdi. 1989 yılında Man Booker Ödülü jüri başkanlığı yaptı. Ayrıca Royal Society of Literature üyesi olan Lodge, 1998 yılında edebiyata olan katkılarından ötürü İngiliz Şövalyelik Nişanı'na layık görüldü.
Lodge, şu anda Birmingham'da yaşamaktadır.
Lodge’ın romanlarında kendi hayatından izler bulmak mümkündür. Örneğin ilk romanı The Picturegoers'ta 1960 yılında II. Dünya Savaşı sonrasında Londra'nın bir banliyösünde yaşayan Katolik bir ailenin hayatını anlatmıştır. 1975 yılında yayınlanan Yerleri Değiştirme (Changing Places) Lodge'ın kampüs romanları üçlemesinin ilk kitabıdır. Kaliforniya'daki misafir profesörlüğü sırasında edindiği tecrübeleri bu romana yansıtan Lodge, romanı Rummidge Üniversitesi’nde çalışan İngiliz Philip Swallow ile Euphoria State Üniversitesi'nden ABD'li Morris Zapp isimli iki karakter üzerine oturtmuştur. Birmingham (Rummidge) ve Kaliforniya (Euphoria)'da yaşayan iki profesörün 6 aylık bir değişim programı ile birbirlerinin yerine geçmesini anlatan Lodge, akademisyenler dünyası hakkındaki gözlemlerini, fikirlerini okuyucuyla bu yolla paylaşır. Serinin ikinci kitabı Dünya Küçük(Small World, 1984), üçüncü kitabı ise Dr. Robyn Penrose isimli bir İngiliz dili öğretim görevlisi ile Vic Wilcox isimli bir fabrika müdürünün ilişkisini anlatan İyi İş'tir (Nice Work, 1988). Bu iki roman Man Booker Ödülü'ne de aday gösterildi ve televizyon dizisi olarak uyarlandı.
1995 senesinde yayınlanan romanı Terapi'de (Therapy) televizyon için dizi senaryoları yazan bir yazarın evliliği ve orta yaş bunalımlarını anlattı. Yine bu romanda yazarın ilk gençliğine ait tecrübelerinden kesitlere rastlanabilir. The British Museum is Falling Down (1965), How Far Can You Go? (1980) ve Paradise News (1991) isimli romanlarında ise II. Dünya Savaşı sonrası Katolik dünyasında olanlara ve yaşananlara dokunur.
Yazar, pek çok İngiliz ve Amerikan romanıyla ilgili edebiyat eleştirisine imzasını atmıştır. Pazar günleri The Independent'da yayınlanan makalelerinden oluşan kitabı The Art of Fiction 1992 yılında yayınlanmıştır.
Lodge, 1990'da Monte Carlo'da düzenlenen Televizyon Festivali'nde BBC için uyarladığı dört-bölümlük Nice Work dizisi ile "Gümüş Peri" ödülünü kazandı. Bunun dışında 1987'de Channel 4 için akademik konferanslarla ilgili bir belgesel olan Big Words-Small Worlds'ü hazırladı. Ayrıca, 1994'te Charles Dickens'ın Martin Chuzzlewit isimli romanını 6 bölümlük bir televizyon dizisi haline getirdi.
İlk oyunu olan The Writing Game ilk olarak 1990'da Birmingham'da sergilendi. Oyun daha sonra Manchester, Cambridge ve Massachusetts'de de oynandı. An itibarıyla son oyunu ise Home Truths'tur.
(...) uygun bir alet takımı olmadan bir makineyi açamayacağınız gibi uygun, açıklayıcı bir kelime dağarcığı olmadan da edebî bir metni analiz edemezsiniz.
David Lodge
Sayfa 10 - Önsöz
Tembel ve tecrübesiz bir kurgu yazarının en belirgin işaretlerinden biri, bakış açısını kullanmadaki tutarsızlığıdır.
Son yirmi, otuz yılda, dünyanın İngilizce konuşulan kesiminin kültürüne bir şeyler olmuş, bir araya gelen bazı farklı güçlerin sebep olduğu muazzam bir sismik kayma meydana gelmişti; okuryazarlığın yaygınlaşması ve yüzeyselleşmesi, demokrasinin eşitleyici etkisi, kapitalizmin dizginsiz enerjisi, gazeteciliğin ve reklamcılığın değerleri çarpıtması gibi güçlerin. Bu, edebiyat sanatını icra eden birisinin, Scott ile Balzac’ın, Dickens ile George Elliot’ın hayatlarının en verimli çağında yaptıkları gibi, hem mükemmelliğe hem de popülerliğe ulaşmasını imkansız hale getiriyordu.
Gazeteciler, röportajcılar, biyografi yazarları birer asalak; her biri birer çekirge; her yaprağı kemiriyorlar. Hayali dünyalar yaratmak için; yaptığımız sanat, harcadığımız çabalar.... bunların onlar için hiçbir anlamı yok. Yalnız fuzuli olaylara önem veriyorlar. Bu insanları reddetmenin, onları mağlup etmenin görevimiz olduğunu hissediyorum. Biz öldüğümüz zaman, artık mahremiyetimizi savunamaz olduğumuzda, antenlerini oynatarak, dişlerini gıcırdatarak saldıracaklar. Hiçbir şey bulmasınlar..... kavrulmuş topraktan başka. Külden başka.
‘Yıkılış’taki popüler bir pasajda denildiği gibi, Mutsuzluğa karşı hepimizin duyduğu bağlılık, gerçekten ait olduğumuz yerin orası olduğu hissidir.
288 syf.
·10/10
Yazar İngiliz Dili ve Edebiyatı hocası. Akademisyen, teorisyen ve eleştirmen. Aynı zamanda romancı. Şair James Fenton haftalık bir dergide bir şairden şiir veya kısa bir alıntı yaparak, hem metin hem de şiir sanatına dair yorumlar yapıyormuş. Yazarımız da buradan hareketle farklı bir yayın organında romanlardan alıntılar yaparak roman sanatı üzerinde görüşlerini dile getirmiş. “Bir kez öğretmen olan her zaman öğretmen oluyor.” diyen yazarımızın metinlerinde hocalık fazlasıyla yer tutuyor. Yazılar; okuyucunun bundan sonrasında okuyacağı romanları daha iyi anlaması maksadıyla yazılmış. Belki roman yazmak isteyenlere de yol gösterirmiş.

Kitapta elli başlık var. Roman sanatı her başlıkta farklı bir ögesiyle irdeleniyor: Olaylara çok karışan yazar, merak uyandırma teknikleri, yineleme, bakış açısı, büyülü gerçekçilik, geleceği düşlemek, tecelli, bölümlendirme, başlık, ima gibi bölümler benim açımdan oldukça ilgi çekiciydi. Altını çizdiğim çok satır oldu.

Roman batılı bir tür. Bizde daha çok hikâye, masal ve destanlar var. İlk zamanlar roman tefrika halinde yayınlanırmış. Her gün bir parça. Arkası yarın gibi. Şimdiki diziler gibi. Hatırlıyorum, bizde de böylesi tefrikalar çokça vardı eskiden. Bilhassa pehlivan tefrikaları. Adalı Halil’i okuduğumu hatırlıyorum. Kitabın akışına göre okuyucular yazara müdahaleler etmeye çalışırlarmış. Mutlu son isterlermiş mesela. Ya da kötü karakterin cezalandırılmasını.

Romanın ana malzemesi insan. İhtiraslarıyla, tutkularıyla, inançlarıyla her yönüyle insan. Bu kitabı okumakla gördüm ki Batıda roman türüne daha çok teşhirci ve gayri ahlaki yazarlar hâkim. Sınır tanımıyorlar. Muhafazakâr yazarlar da yok değil, ama azınlıkta.

Benzer okumalarım devam edecek.
Mesleki olanları geçiyorum. İşte kitaptan altı çizili birkaç satır:

Bir romanın başlangıcı, yaşadığımız gerçek dünyayı, romancının hayal ettiği dünyadan ayıran bir eşiktir.
*
Kelimeler basittir, ama onların düzenlenmesi değil.
*
Elbette yazarlar yapmakta oldukları şeye inançlarını sıkça kaybederler, ama bunu kendi metinlerinde itiraf etmezler.
*
Konuşan “ben” konuşulan “ben”den her zaman farklıdır.
320 syf.
·4 günde·Puan vermedi
İlişkilerimizde yaşadığımız oyunlara dair bir sosyal komedi diyebilirim. Bunun yanında Lodge insan kalbinin karmaşasını çok iyi ele alıyor. Düşünce balonu dediği olay, bir insanın gerçekte ne düşündüğünü asla bilemeyişimizden geliyor. Mizahla ve entellektuel enerjiyle dolu bir kitap...
Kitapta dikkatimi çeken, tebessüm ettiren cümlelerden birini yazmak istiyorum.
" Baş aşağı dururken sıçmak ciddi zanaattır. "
Evet...
416 syf.
·8 günde·Beğendi·9/10
Romanlarında alıntılarına yer verdiği atıflar yaptığı Henry James’i merkeze koyduğu bir hikaye kurgulamış Yazar, Yazar da David Lodge.

Romanın başlangıcında hayatının sonuna gelmiş hasta Henry James’le karşılaşıyoruz.
Daha sonra bir geriye dönüşle 1880’ li yıllara bakış var. 1880’lerde orta yaşlarındaki Henry James kitaplarındaki düşük satıştan dolayı endişe içindedir. Yakın dostu, ressam ve Punch çizeri George Du Maurier de kör olma korkusuyla mesleği ile ilgili endişe duymaktadır. Bu yıllarda Henry James şöhret ve servet hedefiyle oyun yazarlığını denemeye karar verirken Du Maurier de yazıya geçmeye karar verir. Romanda hem bu ikilinin dostluğunu hem de mücadelesini okuyoruz. Henry James oyun yazarlığında zorlu engellerle mücadele ederken Du Maurier hiç beklemediği bir başarıyı yakalar. Bunun yanısıra James’in Amerikalı yazar Fenimore Woolson ile dostluğu ve etkileşimi ve Oscar Wilde, Guy de Maupassant, H.G. Wells, Bernard Shaw ve diğer bir çok sanatçıyla olan hikayesi anlatılıyor.
Kitabın sonunda ise tekrar hasta yatağında James’i görüyor ve ölümüne şahit oluyoruz.

Yazdıklarının değeri ölümünden sonra anlaşılan, son eserleriyle modern psikolojik romanın temel taşlarını oluşturan ve kendi zamanının yazarları içinde en çok okunan Henry James’in bir yazar olarak yaşadığı zorluklar ve psikolojisi çok iyi anlatılmış.
339 syf.
·1 günde·10/10
http://www.instagram.com/sanatdolusu
.
⭐Kitabımız feminist bir akademik personel olan Robyn ile ataerkil ve klasik bir bakış açısına sahip fabrika yöneticisi Vic arasında geçen bir hikayenin temeline oturtulmuştur.
⭐Akademi ve Sanayi ilişkisini birer temsilci aracılığıyla yansıtan yazar muhteşem bir kurguyla bizi olayın içine dahil ediyor. Mutluluk ve başarı kavramlarının ayrı değerler üzerine kurulu olduğunu belirten iki ayrı karakterin buluşmaları oldukça çarpıcı olmuştur.
⭐Birbirlerine bakış açılarının başlangıç ve bitişi arasındaki olaylar; feminizm, kapitalizm, empati, göçmen siyaseti, irade ve arayışlar çerçevesinde incelenerek aslında bulunması çok zor bir roman ortaya çıkarmıştır. Birbirinden oldukça uç noktalarda yaşayan iki karakterin yaşamaları bütün detaylarıyla incelendiğinden dolayı ilk önce bu iki yaşamın kesişme ihtimalinin oldukça düşük olduğunu düşünebilirsiniz. Fakat akademi ve Sanayiyi bir araya getiren temel şeyin bu kitapta aslında kadın erkek ilişkisi temelinden giderek bir empati tabanına yerleştirildiğini düşünüyorum.
⭐Akademi ve sanayinin birleştiği bu güzel romanı okumanızı kesinlikle tavsiye ederim.
352 syf.
·23 günde·8/10
Varolusculuk gibi edebiyatta cogunlukla agir islenmis bir konuyu adeta kahramaninin senaryosunu yazdigi bir sitcom komedisi tadinda islemesi ilk etapta kulakta kotu yankilaniyor olabilir. Ancak bana sorarsaniz bu ironik yapi, yazarin adeta cok sevdiginiz bir dostunuzla sohbet edermiscesine kendisini dinlettiren samimi anlatisiyla birlesince bu iddaali gorev hic sanildigi gibi kotu durmuyor metinde. Kitap kesinlikle varolussal kaygilara az biraz kafa yormus, bu felsefenin icine sindigi metinleri okumus okur kitlesini hedefliyor, bu metinleri okumamis bir okur icin hikaye herseyi olan ama elindekilerle mutlu olmayi beceremeyen bir insanin paradosi olabilir ki bana sorarsaniz bu cok yuzeysel bir okuma deneyimi sunar. 


BUNDAN SONRAKI KISIM SPOILER ICERIR


Kitap kabaca 4 kisimdan olusuyor. Ilk kisimda kahraminimizin gunlugu uzerinden belirli bir yasam standartini asmis hayatinin, o standart icinde hic de hayal etmedigimiz aksaklikarina tanik oliyoruz. Ikinci kisimda kahraminin cevresindeki karakterlerin agzindan yazilmis mektuplardan olusuyor. Tabii o mektuplardaki anlatida, olay orgusu hikayeyi devraldigi yerden ilerlemeye devam ediyor. Ilk kisimda yazarin samimiyeti ve ironik diliyle cok defa kendiyle dalga gectigini gulumseyerek gozlemlesek de ikinci kisimda kahraminimiz tam anlamiyla hedef tahtasina oturtuluyor ve yuzumuzdeki o gulumseme hic bitmese de bir parca donup kaliyor. Acaba elestirilerin dozu biraz kacmis mi, cevremizin yargilamasi hep biraz daha acimasizdir zaten diye dusunceler kafam da ucusurken aklima Albert Camus nun Yabancisi da gelmedi degil. 3.kisima geldigimizde de kitabin bence climax ine ulasiyoruz. Ogreniyoruz ki o elestrileri baskalari yapmamis, mektuplari da kahraminiz baskalarinin agzindan kendine yazmis. Topluma rahatlikla atfedebildigimiz acimasizliginin dozu acaba, insanin kendine karsi acimasizliginin yanina yaklasamaz mi? diye dusundurtmuyor da degil. 4.kisimdaysa Proust vari bir sekansla kahraminimiz bir koku duyuyor ve ilk genclik askini hatirliyor ve biz de bu olayin ayrintilarini  kitabin geri kalan dilinden bir parca farkli olarak, tatli bir ask romani okurmuscasina okuyoruz. Sonrasindaysa tekrar gunumuze gelip acik kalan kapilari kapatip hikayeyi bitiriyor. 


4.kisimdaki ani gecis bende bir kopuklu hissi yaratmis olsa da, isledigi konunun bana cekici gelmesi, verdigi mesaja olan inancim ve dilindeki samimiyet sayesinde kitabi gayet keyifle okudugumu soyleyebilirim. 
339 syf.
Kitabın pek bir kurgusal güzelliğini görmedim, sadece İngiliz tarihi ile bir metafiction karmaşası sağlayıp postmodern bir esere dönüştürdüğünü görüyoruz. Dönemin Endüstri çağı ile eğitim alanı arasında benzetmeler yaparak sosyal şartları önümüze seriyor yazar. Kısaca bahsetmek gerekirse ülkede bir program kapsamında her mezun olacak öğrenci bir sanayiye giderek staj yapıyor buna da "Ghost Program" adını veriyorlar. Sanayideki adamımız Vic Vilcox, çok ciddi, kuralcı, pragmatist ve tek derdi iş&para olan bir adam, diğer yandan Feminist alandan yükseköğrenimini tamamlamış minnoş bayan karakterimiz Robyn var. Bu zıtlıklar ile çarpışan karakterler başta birbirlerini hiç anlayamazlar fakat sonra yakınlaşmayla birlikte her ikisininde eşleri olmasına rağmen yanlış yere doğru gitmektedir bu yakınlaşma fakat kötü bir şey yaşanmaz. Hatta herşey iyiye dönüp ikiside birbirini anlamaya başlar. Fakat en sonda görürüz ki ekonomik kriz ülkeyi parçalamış, çalıştıkları fabrika boşa hatta zararına üretim yapmakta ve bu yüzden kapatılmaktadır. Diğer yandan akademisyen olmak isteyen Robyn için ise kadro açılmamaktadır çünkü devletin kadro destekleyecek bütçesi kalmamıştır. Fakat gerçeküstü dediğimiz olaylar karıştığından mutlu sona tanık oluruz. Onu da okuyan arkadaşlara süpriz olarak bırakıyorum.
320 syf.
·Beğendi·10/10
Dikkat: Tatkaçıran/oyunbozan içerir.

Bilişsel Bilimlere İlişkin Bir Roman: ‘Düşünce Balonları’


Ulaş Başar Gezgin


Bilişsel bilimler alanı, birçok alanla kesişiyor. Ancak, ilk bakışta, pek kesişir gibi görünmediği bir alan var: Yazın (edebiyat). Gerçekte, yazın da, bilişsel bilimler gibi, insanın bilişsel yönleriyle az çok ilgileniyor. Bu yönlerden birkaç örnek sıralayalım:

3. Tekil kişi ağzından 1. tekil kişinin öznelliklerini anlatma sorunu: Bu, başka zihinler sorunuyla (problem of other minds) benzer bir altyapıya sahip. Romancı, bir bireyin iç dünyasına girmek durumunda. Bunun için, ya içebakışla kişiliği kendi kişiliği üzerinden kuruyor ya da bir gözlemci olarak, yine az çok içebakışa dayanarak başkalarını anlamaya çalışıyor.

Yaşamın önemli bir kuralının şu olduğu görülmektedir: İnsanların söylemedikleri, söylediklerinden daha önemlidir. Öyleyse romancı, insanları anlatırken nasıl bir yol izleyecek? İnsanların iç dünyasını nasıl yakalayacak? Elinde yalnızca içebakış mı var? Elbette hayır!

Elinde, insanların günceleri var. Sağaltımcıların danışanın adını vermeden yayınladıkları olay incelemeleri var. Bir de, romancının dostlarının anlattığı özel yaşam olayları var. Romancı, bunları toplayıp tanınmayacak duruma getiriyor ve böylece, okuyanlara, “Aa! Bu tam beni anlatıyor” dedirtiyor.

Bilişsel bir etkinlikten başka bir şey olmayan bir romanın hazırlama ya da kurgu süreci: Gözden kaçan bir benzerlik de, yapay zekacının izlence yazması ya da robot yapması gibi, romancının da başka bir malzemeyle bir dünya yaratması. Roman, gerçekte, bilgisayar oyunlarının atalarından biridir. Kendi içinde bir dünya yaratıyorsunuz ve bunun içindir ki çeşitli dinsel cemaatler, öykücülüğün günah olduğunu ileri sürebiliyor: Öykücü ya da romancı, onlara göre, bir dünya yaratarak, “Allah’a şirk koşuyorlar” yani ortak oluyorlar ve tek yaratıcı, Tanrı’dır.

Romancının yarattığı dünya modeli de, yapay zeka çalışmalarının açtığı tartışmaların benzerlerini yaratıyor. Temel bir nokta: Gerçeklik. Romanda gerçeklik sorunu, ciddi bir sorun. Romancıya çoğu zaman, yerinde olmayan şu eleştiri gelir: “Bu yazdıkların doğru değil.” Zaten yazar, romanı, yazdıklarının doğruluk değeri almaması yani doğru ya da yanlış olmaması üzerinden kurar. Öbür türlü, yazdığı, roman değil tarih kitabı olur. Yapay zeka alanında da benzer bir tartışma vardır: Olabilecek en ileri modeli mi geliştirmeliyiz yoksa insan ne kadar zekiyse ancak o düzeyde bir modelleme mi yapmalıyız?

Bir metni metin yapan nedir?: Her yazılan ya da söylenen, bir metin oluşturur mu? Metin kavramı, neleri dışarıda bırakır? Yazın ve bilişsel bilimler alanında sorulan bu sorular benzer değil, ortaklar. (Aynı biçimde: Bir anlatıyı anlatı yapan nedir?)

Kurguyu nasıl oluşturmalı ki okurun belleğinin sınırlarını zorlamasın?: Rus romanlarında, aynı kişiliğin birkaç değişik adı vardır. Rusça’da ad çeşitlemeleri çok yaygındır. Örneğin: Katerina: Katya ya da İvan: Vanka. Bu ad çeşitlemelerini bilmeyen okur, anlatıyı kavramakta zorlanır. Rusça yazan yazarlar, uluslararası üne kavuşacaklarının belki de hiç ummuyorlardı. Ya da başka dillerde, ad çeşitlemelerinin Rusça’daki denli çok olmadığının bilincinde değillerdi. Olasılıklar çoğaltılabilir elbette.

Öte-gönderimler (metaphorlar): Öte-gönderimlerde ya da diğer adıyla eğretilemelerde, en az iki dizge, bir biçimde birbirleriyle ilişkilendiriliyor. Bu ilişkilendirme süreci, yine bu iki alanda benzer değil ortak bir çalışma konusu. “Şiir, imgeyle mi yazılır sözle mi yazılır?” tartışması da, bilişsel bilimlerdeki, sözel ve görsel yapılar ve onlara karşılık gelen bellek türleriyle ilişkilendirilebilir.

Şimdi, bilişsel bilimlerle yazın alanını biraraya getiren bir romandan sözedelim: David Lodge’un yazdığı, Meram Erdoğan’ın ustaca çevirisiyle Türkçe’ye kazandırdığı ‘Düşünce Balonları’ adlı kitap, Türkçe’de, bilişsel bilimlere ilişkin ilk roman oldu.[ Lodge, D. (2005). Düşünce balonları. (Çev. M. Erdoğan). İstanbul: Ayrıntı. ]

Romanın iki temel kişisi, yaratıcı yazarlık dersi vermek üzere konuk öğretim üyesi olarak bir üniversitede bir dönem geçirecek ünlü bir romancı ve o üniversitenin Bilişsel Bilimler Kurumu’nun başında bulunan bir bilişsel bilimci. Konu, gerçekte, bilişsel bilimler olmaktan uzak. Kitap, bu iki başkişi arasındaki aşkı anlatıyor. Ancak, çiftin iki akademisyen olarak döndürdükleri tartışmalar, okumaya değer. Yeri geldikçe, bilişsel bilimlerin ünlü sorunları bir sohbet havasında işleniyor; ancak, kitapta bu konular, bilmeyen okurların anlamakta zorlanacağı bir biçimde kaleme alınmış. Konular şöyle: Thomas Nagel: ‘Yarasa Olmak Nasıl Birşeydir?’ (s.55), Mahkumun İkilemi (s.56), Searle’ün Çince Odası (s.57), Frank Jackson’ın Mary’si (s.58), zombiler (s.59) vd.

Romanda, iki başkişi de günce tutuyor. Ancak, romancı, geleneksel yöntemlerle günce tutarken; bilişsel bilimci, bir aygıta okuyor. Aygıtta, sözü metne çeviren bir izlence yüklü. Romanın böylece, ses kayıtlarından ve yazılı güncelerden oluşması, yapıta içtenlik katıyor. Birinci tekil kişiliklerin tüm karanlık yönleri, kayıtlara ve güncelere akıyor.

Romancı, bilişsel bilimciden, Nagel’ın yarasa tartışmasını ve Jackson’ın Mary düşünce deneyini öğrendikten sonra, dersinde, bu ikisini ödev olarak veriyor. Ödev olarak kaleme alınmış yazılar, okuru bir yandan güldürüp bir yandan ufkunu açan bir yapıya sahip (bkz. s.92-98 ve s.150-160).

Lodge, Nobel ve bilişsel bilim üstüne şöyle diyor:

“(…) Bir bilişsel bilimcinin Nobel ödülünü aldığını hayal etmek bile zor… Yarın biri çıkıp bilinç problemini çözse bile ona hangi ödülü verecekler ki sanki? Fizik mi? Kimya mı? Fizyoloji mi? Bu kategorilerin hiç birine girmiyor… Acaba Nobel kazanmak nasıl birşeydir, cidden yani… Nobel’in qualiası…(…)” (s.115-116)

Kitap, bilişsel bilimler noktasında zayıf. Ancak, bir başlangıç olarak daha fazlası beklenemezdi. Bilişsel bilimler, yüzlerce romana malzeme olacak kadar zengin bir kaynak. Günümüzün Jules Verne’leri ise, yani okuru etkileyecek masalımsı anlatılar oluşturmak yerine bilimsel bilgiye dayanarak geleceğin resmini çizmeye çalışan bilim-kurgu yazarları ise, kuşkusuz, bilişsel bilimleri özümsemiş sanatçılardan çıkacak.


Kaynak: Gezgin, U. B. (2017). Anlatıbilim Açısından Roman, Öykü ve Masal İncelemeleri (2000-2017) [Novel, Story and Fairy Tale Analyses through Narratology].

ANLATIBİLİM AÇISINDAN ROMAN, ÖYKÜ VE MASAL İNCELEMELERİ (2000-2017)

Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin

Yazında Ezilenler ve Ezilenlerin Yazını
1. Marksist Açıdan Türk Romanı.
2. Sovyet Türkologlarının Gözüyle Türk Yazını.
3. Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal Yapan 6 Özellik.
4. ‘Boynu Bükük Öldüler’: İlk Yılmaz Güney Romanı.
5. Yıllar Sonra Yeniden Genç Gorki ve Arabesk.
6. İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?
7. Bulgaristan Hatırası Bir Marksist Türkolog: İbrahim Tatarlı

Sabahattin Ali Yazını
8. Anlatıbilim Açısından Kürk Mantolu Madonna.
9. Merhum Marko Paşa’nın Size Çok Selamı Var.
10. ‘Değirmen’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.
11. ‘Kağnı’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
12. ‘Yeni Dünya’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
13. ‘Sırça Köşk’te Sabahattin Ali Öykücülüğü.
14. ‘Ses’te ve ‘Esirler’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.

Gülmece ve Hiciv Anlatıları
15. Muzaffer İzgü Öykücülüğü: Azrail’den Bir Namussuz’a.
16. Gülmece yazarı olarak Hasan Hüseyin: ‘Made in Turkey’.
17. ‘Bay Düdük’ (1958).
18. Bir Heccav Olarak Ümit Yaşar Oğuzcan.

Çokkültürlü Yazın Çokkültürlü Toplum
19. Türk Yazınında ‘Etnik Öteki’ İmgesinin Açımlanmasına Giriş Olarak Hüseyin Rahmi Yazını ve “Yankesiciler” Adlı Öykü.
20. Çokkültürlü Toplum Çokkültürlü Öykü: Sait Faik Öykücülüğünde Ermeni İmgesi.
21. Saroyan Öykücülüğü ve Yetmiş Bin Süryani.

Masallar ve Efsaneler
22. Eskimeyen Bir Yazın Evreni: 30 Yıl Sonra Yeniden Behrengi.
23. Ferçler ve Zebler: ‘Binbir Gece Masalları’ Üstüne Bir İçerik Çözümlemesi Denemesi
24. ‘Masalın Aslı’.
25. ‘Vietnam Efsaneleri/ Vietnam Söylenceleri’.
26. Tibet Masalları.

Vietnam ve Tayland Yazını
27. ‘Direnme Savaşı’: Direnenlerin Tarafından Vietnam-Amerikan Savaşı.
28. ‘Şafakta Kazandık Zaferi’.
29. Bir Vietnam-Amerikan Savaşı Romanı: Gök Cephesi
30. Siyam Romancılığı Bağlamında Romanda Gerçeklik Sorunu.
31. Siyamlı Romancı Siburapha’nın Yaşamı.
32. Siyamlı Şair Sunthorn Phu’nun 'Phra Abhai Mani' Adlı Yapıtındaki Anlatının Özeti ve Değiniler.

Türkiye Yazını, Türkçe Yazın
33. Öykücü Yönüyle Ahmet Cemal’i Anarak.
34. Torik Akını: Az, Öz, Akıcı, Okunası
35. İstanbul Öyküleri.
36. Onyıllar Sonra ‘Vatandaş’ı Yeniden Okumak
37. Ölü Çiçekler Müzesi’nde Gezinti.
38. ‘Uzaklara Mektuplar’.
39. Ali Rıza Arıcan Öykücülüğü
40. Puslu Kentin Mavisi: Modern Çin’den Öyküler.

Taylan Kara Yazını
41. Poe’nun Kuzgunu: Derinden ve Uzun...
42. ‘Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt’: Hiççi Bir Başarı Öyküsü.
43.‘Vasatlığa Giriş Dersleri’: Yine de İnsana Dair.
44. Vasat Edebiyatı 101: Mizahla Polemik Arasında.

Ütopya Anlatıları
45. Uzaklaşan Ütopya ve Distopyalaşan Dünya.
46. Devrim Öncesi Edebiyatında Ütopya: Kızıl Yıldız (1908) Örneği.

İranlı Öykücüler
47. İranlı Öykücüler: Hem Yakın Hem Yakın (1-4).
48. Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet (1-4).

Avrupa Yazını
49. Fransız Yazınında Bir ‘Muhalif Yazar Miti’ni Sorgulamak: Marguerite Duras.
50. (Ölüm Yıldönümünde) Jose Saramago’yu Anarak...
51. Bilişsel Bilimlere İlişkin Bir Roman: ‘Düşünce Balonları’

Diğer Yazılar
52. Darüşşafaka ve İmkansız Hayatlar.
53. Endonezya’dan Bir Öykü: ‘Kral, Cadı ve Papaz’.
54. Azerbaycan’dan Bir Öykücü: Anar.
55. ‘En-Dor’a Giden Yol’.
56. İki Çocuk Öyküsü: ‘Başka Karıncalar Diyarı’ ve ‘Yerle Gök Arasında’
57. Defterde Kalan Borges (1899-1986) Dipçeleri.
58. Latin Amerika’nın Çatık Kaşları: Bir Cehennem Ağacı Olarak Muz Ağacı.
59. Başka Dünyalar Açısından Nobel Yazın Ödülü’ne İlişkin Değiniler.

Gezgin Yazını
60. Ulaş Başar Gezgin’le Yeni Romanı Üzerine (Söyleşi).
61. Babasız Bir Roman Kişiliği Yaratmak (Söyleşi).
280 syf.
·5 günde·Beğendi·8/10
1950 lerde Londra’da üniversite okuyan bir grup katolik gencin 80 lere kadar hayatından kesitler sunan bir roman.

50 lerde sadık birer katolik olan bu gençler, dünyadaki değişime kapılarını kapatan Katolik Kilisesinden uzaklaşmaya başlarlar. Roman boyunca karakterlerin birbiriyle etkileşimi ve yaşamlarındaki değişimler geri planda dünyadaki değişimlerle anlatılıyor. Cinsellik, doğum kontrolü gibi konularda kişisel özgürlükleri katolik kilisesi tarafından sınırlanan kahramanlarımız dünyadaki özgürlükçü değişimlerin de etkisiyle inançlarını sorguluyor ve farklı arayışlar içine giriyorlar.

Sıradan bir hikaye David Lodge’un dili ve anlatımıyla okunası bir roman haline gelmiş.

Yazarın biyografisi

Adı:
David Lodge
Unvan:
İngiliz Roman ve Oyun Yazarı.
Doğum:
İngiltere, 1935
David Lodge (d. 28 Ocak 1935) İngiliz Şövalyelik Nişanı sahibi İngiliz roman ve oyun yazarı.
28 Ocak 1935’te Londra'nın güneyinde Brockley bölgesinde doğan Lodge, gelenekçi Katolik bir ailenin oğlu olarak yetiştirildi. 1955 senesinde University College London'dan mezun olan yazar, 1959 yılında aynı okuldan yüksek lisansını aldı. Doktora çalışmalarını yapmak üzere gittiği Birmingham Üniversitesi’nde çalışmaya başlayan Lodge, 1960'tan tam zamanlı yazarlık yapmak üzere emekli olduğu 1987 senesine kadar bu okulda ders verdi. Ayrıca, 1969 yılında Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley'de misafir öğretim görevliliği yapan Lodge, 1977'de de East Anglia Üniversitesi'nde yaratıcı yazarlık üyesi olarak görev aldı.
1987'de Birmingham Üniversitesi'nden emekli olurken üniversite kendisine Modern İngiliz Edebiyatı Onursal Başkanı ünvanını verdi. 1989 yılında Man Booker Ödülü jüri başkanlığı yaptı. Ayrıca Royal Society of Literature üyesi olan Lodge, 1998 yılında edebiyata olan katkılarından ötürü İngiliz Şövalyelik Nişanı'na layık görüldü.
Lodge, şu anda Birmingham'da yaşamaktadır.
Lodge’ın romanlarında kendi hayatından izler bulmak mümkündür. Örneğin ilk romanı The Picturegoers'ta 1960 yılında II. Dünya Savaşı sonrasında Londra'nın bir banliyösünde yaşayan Katolik bir ailenin hayatını anlatmıştır. 1975 yılında yayınlanan Yerleri Değiştirme (Changing Places) Lodge'ın kampüs romanları üçlemesinin ilk kitabıdır. Kaliforniya'daki misafir profesörlüğü sırasında edindiği tecrübeleri bu romana yansıtan Lodge, romanı Rummidge Üniversitesi’nde çalışan İngiliz Philip Swallow ile Euphoria State Üniversitesi'nden ABD'li Morris Zapp isimli iki karakter üzerine oturtmuştur. Birmingham (Rummidge) ve Kaliforniya (Euphoria)'da yaşayan iki profesörün 6 aylık bir değişim programı ile birbirlerinin yerine geçmesini anlatan Lodge, akademisyenler dünyası hakkındaki gözlemlerini, fikirlerini okuyucuyla bu yolla paylaşır. Serinin ikinci kitabı Dünya Küçük(Small World, 1984), üçüncü kitabı ise Dr. Robyn Penrose isimli bir İngiliz dili öğretim görevlisi ile Vic Wilcox isimli bir fabrika müdürünün ilişkisini anlatan İyi İş'tir (Nice Work, 1988). Bu iki roman Man Booker Ödülü'ne de aday gösterildi ve televizyon dizisi olarak uyarlandı.
1995 senesinde yayınlanan romanı Terapi'de (Therapy) televizyon için dizi senaryoları yazan bir yazarın evliliği ve orta yaş bunalımlarını anlattı. Yine bu romanda yazarın ilk gençliğine ait tecrübelerinden kesitlere rastlanabilir. The British Museum is Falling Down (1965), How Far Can You Go? (1980) ve Paradise News (1991) isimli romanlarında ise II. Dünya Savaşı sonrası Katolik dünyasında olanlara ve yaşananlara dokunur.
Yazar, pek çok İngiliz ve Amerikan romanıyla ilgili edebiyat eleştirisine imzasını atmıştır. Pazar günleri The Independent'da yayınlanan makalelerinden oluşan kitabı The Art of Fiction 1992 yılında yayınlanmıştır.
Lodge, 1990'da Monte Carlo'da düzenlenen Televizyon Festivali'nde BBC için uyarladığı dört-bölümlük Nice Work dizisi ile "Gümüş Peri" ödülünü kazandı. Bunun dışında 1987'de Channel 4 için akademik konferanslarla ilgili bir belgesel olan Big Words-Small Worlds'ü hazırladı. Ayrıca, 1994'te Charles Dickens'ın Martin Chuzzlewit isimli romanını 6 bölümlük bir televizyon dizisi haline getirdi.
İlk oyunu olan The Writing Game ilk olarak 1990'da Birmingham'da sergilendi. Oyun daha sonra Manchester, Cambridge ve Massachusetts'de de oynandı. An itibarıyla son oyunu ise Home Truths'tur.

Yazar istatistikleri

  • 10 okur beğendi.
  • 55 okur okudu.
  • 78 okur okuyacak.