Emre Kongar

Emre Kongar

8.0/10
285 Kişi
·
1.069
Okunma
·
105
Beğeni
·
4.939
Gösterim
Adı:
Emre Kongar
Unvan:
Türk Toplum Bilimci
Doğum:
İstanbul, 13 Ekim 1941
Prof. Reşit Emre Kongar (d. 13 Ekim 1941, İstanbul), Türk toplum bilimci.
Babası, Şişli Terakki ve Pertevniyal Liseleri felsefe öğretmenlerinden İhsan Kongar, annesi ise yine Şişli Terakki Lisesi'nde bir süre felsefe öğretmenliği yapan, Zapyon Kız Lisesi felsefe öğretmeni Mesude Kongar'dır.

İlk, orta ve lise eğitimini Şişli Terakki Lisesi'nde gören Kongar, 1958-1959 öğretim yılında fen şubesinden mezun oldu. 1963 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye ve İktisat Bölümü'nü, 1966 yılında da Michigan Üniversitesi Sosyal Çalışma Yüksek Okulu'nu, M.S.W derecesiyle bitirdi. 1968 yılında Hacettepe Üniversitesi'nde Sosyal Çalışma Yüksek Okulu'nu kurdu ve buraya müdür olarak atandı.1981 yılı Temmuz ayında "Atatürk ve Devrim Kuramlar" adlı takdim teziyle Hacettepe Üniversitesi Senatosu'nca profesörlüğe yükseltildi.

15 Şubat 1983 tarihinde, askerî rejimin üniversite konusundaki uygulamalarını protesto etmek için üniversiteden istifa etti. 1983-1987 yılları arasında Hürriyet gazetesinde danışmanlık, 1987-1991 yılları arasında ise KAMAR Kamuoyu Araştırma Şirketi'nde yöneticilik yaptı. 17 Nisan 1992 yılında Kültür Bakanlığı Müsteşarlığı'na atandı. Kasım 1995'de bu görevini bırakıp Hacettepe Üniversitesi öğretim üyeliğine geri döndü. 2001 yılında Cumhuriyet gazetesi yayın danışmanlığına atandı. Halen Yıldız Teknik Üniversitesi İktisat bölümünde sosyoloji ile Türkiye'nin Toplumsal Yapısı dersi vermekte ve Mehmet Barlas'la birlikte NTV'de Yorum Farkı programını sunmaktadır.
"Gennellikle en yetenekli ve en namusluların yapması gerekirken , çoğunlukla en yeteneksiz ve en namussuzların yaptığı iş."
Emre Kongar
Sayfa 447 - Remzi Kitabevi 8. Baskı 2013
İnsanlık bilişim çağında artık dinci , mezhepçi,ırkçı ve milliyetçi ayrımlarını aştı ve bütün insanlığı tek bir bütün olarak görmeye başladı.
İnsanları sevin ve onlardan karşılık beklemeyin.
Kendinizi aptal yerine koymadan sevmenin tek yolu budur.
"İnsanlar, gözlerinin gerçek önemini ve görmenin mucizevi güzelliğini ancak kör olduklarında anlayabilirler. "
24 Kasım 1918

Vahdettin'in, İngiliz The Daily Mail gazetesi muhabiri G. Ward Price'a yaptığı açıklama, 24 Kasım 1918 tarihli gazetelerde yer aldı:

"İngiliz milletine karşı beslediğim sevgi ve hayranlığı babam Abdülmecit'ten aldım."
Ne yazık ki tarım toplumlarının kültürlerinin altında yatan tek tanrılı dinler de, ister Musevilik olsun, ister Hristiyanlık, ister Müslümanlık, kadının bu ikinci sınıf kimliğini pekiştirmişlerdir.
Bir yandan onu şeytan gibi, günaha çağıran bir mahluk olarak görmek ve gösterme, bu yüzden de peçe ve çarşaf içine sokmak, öte yandan toplumsal ve hukuksal olarak, mahkeme tanıklığından, aile içi ilişkilere ve miras hukukuna kadar, erkeğin yanında aşağı bir durumda tutmak, ne yazık ki, tarım toplumlarının erkek egemen kültürünün tek tanrılı dinler tarafından da desteklenen bir özelliği olmuştur.
Evlat unutma ki tek tanrılı dinlerin hepsi bağışlayıcılığı öngörür ama, iktidarı elinde tutanlar, yani bu dinleri uygulayanlar, kendi görüşlerinden sapanları en sert biçimde eleştirir ve onları ellerine fırsat geçer geçmez de yok ederler. Çünkü yöneticiler açısından sorun Allah sorunu değil, iktidar sorunudur. İktidarı Allah adına ellerinde tuttuklarını öne sürenler, aslında kaba kuvvet aracılığı ile ele geçirip hükümdarlıklarını yine silah gücü ile sürdürenlerdir. Gerek Avrupa'daki, gerek Asya'daki bütün hanedanlar böyledir. Bu hanedanlar iktidarlarını korumak için işledikleri cinayetleri örtbas etmek için de, ('kendi menfaatim için yapıyorum' diyemediklerinden) 'Allahı'ın hizmetinde olduklarını öne sürerek halkı aldatırlar. Aslında din adına yapılan savaşların pek çoğu kişisel iktidar ve para hırsı adına işlenen cinayetlerdir. Bunun en güzel örneği de Haçlı Seferleridir.
Galiba çağdaş ve başarılı bir ilişkide işin sırrı “karşılıklı saygının eşitliğinde".
Herkeslere selamlar ... hemen belirteyim bu bir kitap incelemesi DEĞİLDİR.. şu an okuyacaklarınız tanımayanlar için ADAM gibi bir ADAMIN sizler için yapmış olduğum tanıtım yazısıdır aslında..

" BİR METALCİNİN EMRE KONGAR İLE İMTİHANI"

Sene 2000 ler öncesi .. internetin dial- up ile evlerimize konuk olduğu , kız-erkek yani sevgili babında ilişkilere, dinamitin etli yaprak sarmasının altına kaburga döşenir gibi döşendiği günler .. Konuşma esnasında ya senin ya onun hat gidiyor...arada gecen yüzyıllara tekamül eden on dakikalarda kafada binbir soru .. acaba kimle konusuyor falan gibisinden .. internet gelmiş ya evlere sen onu uzaya çıkmışız gibi algılıyorsun falan fıstık .. ocaklar sönüyor bu arada aile olayazacak şahıslar arasında trajediler, gözyaşları...sosyologlar o dönemleri bence araştırmalılar .. her neyse ben de öğrenciyim o dönemler malumunuz metal dinliyorum .. şimdi "cebe" indirdiğiniz mp3 ler falan tabi o dönemler YOK!!! tabiri caizse HİÇBİR ŞEY YOK!! bir çekme kaset için şunun bunun elinde varmış istihbaratı ile otostopla yaz tatilinde izmire gittiğimiz çekme kasetin zevkine doyulmayan günler .. plak hayal .. cd uzaylı muamelesi görüyor.. birinin evinde orjinal cd varsa o eve görücü gider gibi 3 5 arkadaş toplanılıp gidiliyor.. booklete dokunuluyor, dünya gözüyle orjinal cd görülüyor .. tabiri caiz ise hacı olunuyor .. hiç abartmaksızın söylüyorum öylesine yokluk o yıllar!!! şimdi evine , kapıda ödeme ile organik bodrum mandalinası ve italyadan asolo bot isteyen tayfaya çok anlamsız gelecek bu söylediklerim ama o dönemler kredi kartı cidden LÜX!!! herkes sahip değil..tüketim toplumu olmaya yeni yeni başlamışız...mail order yapılıyor .. burslar toplanıp dolara marka dönüştürülüyor (marktan kelli: öncesi için de söylüyorum) dualarla totemlerle ve gözden akan sicim gibi gözyaşları eşliğinde zarflara konuluyor burda 5 kilo et , orda bir t shirt parasına tekamul eden rakamlar..herkesi kendimiz gibi zannettiğimiz için para koydugumuz zarfın içine dolarları kamufle edenlerimizimi ararsın , açarda görür alır diye postacıya yalvaran yapma etme öğrenciyiz diyen notlarımı.. gözlerden yaş akıyor resmen .. mail order bu.. 3 5 sefil toplanıp shipping yani kargo ödememek için toplu sipariş yapıyoruz .. yokluk gözümüzün üstüne vurduğu gibi bir de GÜMRÜK MAFYASI var!!! belirlenen totali gectiysen onlarada sus payı verip alıyorsun siparişini .. o yüzden zarflar analara , hocalara okutulup gönderiliyor nerdeyse =)) Neyse .. ben de bu mail order aksiyonlarına gark oluyorum .. sene 99.. hiç unutmam .. sefalet ve içtiğim uzun LM in ciğerlerime nakşettiği o sefil kokuyla döşenmiş nefesim kmlerce öteden radarlara gark oluyor.. krisiun - black force domain t shirt ü almışım .. kazasız belasız elime ulaştı diye sevinirken ... hiçbir işim rastgitmiyor ki bu gitsin .. beyninini baliye vucudunu roşlara marine eden ve kendini SATANİST DİYE ADLANDIRAN 3 5 dingil Şehriban Coşkunfırat isimli bir kızı öldürmüş..diyeceksiniz ki ne alaka ? açıklayayım .. aldığım t shirtün önünde KANLI PENTAGRAM var ..ve o dönem medya "nerde görürseniz öldürün bu satanistleri" diye haber servis ediyor ..

işte o karanlık ve buhranlı , sokakta uzun sac - firavun sakalla gezdiğimiz ve Olgunlarda ( sahaflar bakın bunlar !!!) KİTAPSIZLARA KİTAP diye laf yediğimiz günlerde ŞİŞE DİBİ GÖZLÜKLERİYLE , İNANILMAZ ŞEKER BİR ADAM KALKIP BİZ METALCİLERİ TV DE SAVUNDU .. tabi ben onca dolar akıtmısım o t shirt e giymezsem kessinler beni yine giydim !! ama aklımın bir ucuna da bu ismi not ettim aldım okudum kitaplarını.. ve şunu gördüm ki, KENDİ CANINA DAHİ MAL OLSA DA BİR TARTIŞMADA , KENDİNİ KARŞI TARAFIN YERİNE KOYABİLEN , mantık ve doğrunun belirlediği sınırlardan ASLA AMA ASLA ayrılmayan bir isim .. 80 lerdeki usa güdümlü faşist darbenin gözbebeği "evren denen bu herifin" (AZİZ BABA BÜYÜKSÜN !!!) SAKALINI kes devam et demesine istifasıyla cevap veren bir şahıs.. Pekçoğumuzun okuyup mezun oldugu HACETTEPE' yi kuran şahıs.. Aziz Babanın aydınlar dilekçesini yazdırdığı isim ..

Kitaba gelecek olursak 41 de doğmuş ve 60 larda gelen ihtilal anayasasıyla özgürlüğü tam olarak tatmış ama 70 ve 80 lerde tüm türk halkı gibi budanmış gerçek bir aydının agzından hem o dönemin hem de kendi hayat hikayesinin ayrıntılarını okuyacaksınız .. Bence bu şeker gibi adama bir şans verin derim...

not: o günler için LONG LIVE KRISUN !!!!!
https://www.youtube.com/watch?v=8kSptxcXZsw

Bu da o günlerde giydiğim t shirtüm :

https://tshirtslayer.com/...49.jpg?itok=BkYQzx37
Özellikle anne babaların okumasını tavsiye ettiğim bir kitap. Keşke her baba böyle ılımlı anlayışlı olsa dedirten kitap. Ve de gerçekten böyle babalar var mı dedirten akıcı, sade ve anlaşılır bir kitap. Kız çocuğuna bazen annelerin bile cesaret edemediği şeyleri öğütlüyor.
Emre Kongar macera romanı kılığına bürüyerek, okurlara tarih, siyaset, felsefe dersi vermiş aslında. Kitabın dikkat çekici bir ön sözü var. İlk başta şaşırarak okudum bende. Kitabı okudukça, özellikle Raşid adlı karakterin son sözlerini okudukça kitap mana kazandı. Tarihi felsefi siyasi gelişmeleri anlatmak için popüler türleri kullanan yazarlara da taşlama niteliğinde. Hepimiz Umberto Eco'nun "Ortaçağ Uzmanı" olduğunu biliyoruz değil mi? Fakat kendisinin Gülün adı adlı romanı, manastırda işlenen cinayetler örgüsüyle anlattığında; macera ve aksiyon anlatılmak istenenin önüne geçiyor. Hatta aranızda bu kitabın filmini izleyenler varsa, ne demek istediğimi anlayacaktır. Okumadım henüz ama aynı eleştiri sanırım Orhan Pamuk'un "Beyaz Kale" adlı romanı için de geçerli.

Peki Emre Kongar bunu nasıl yapmış kitabında? Sahafta bulduğu, köşeye atılmış Calevela adlı Fatih Sultan Mehmet döneminde yaşamış, zamanında Bizans'ı gözlemlemek için İngiltere tarafından İstanbul'a gönderilen, fetihten sonra bunu Osmanlı Devleti için sürdüren yazar/casus tarzı bir adam... Kongar, bu enteresan kişinin el yazmalarından yola çıkarak Fatih Dönemine ait bir gizeme ışık tutuyor. Katolikler tarafından casusluk faaliyetleri için İstanbul'a gönderilen "Hocaefendi" lakaplı Giftos Karpantiye'nin görevlerinden biri de, medrese eğitim sistemini bozmaktır. Bunu farkeden bir kaç arkadaş, Hocaefendi'nin yanından hiç ayırmadığı sandukasının içinde ne olduğunu dehşetle merak eder ve bu işin peşine düşer. Bu arkadaşların amacı Osmanlı Devleti'ni daha da yüceltmektir. İkiciler Örgütü'nü kurarlar ve Keykavus'un yazdığı "Nasihatname"yi yani Kavusname'yi kitapları olarak seçerler. Kitaba kendileri Kabusname adlarını verirler. Çünkü bu örgütün iddiası, Osmanlı düşmanlarına kabus olmaktır... Elbette ihanetler, çözülmeler, iki tarafa da çalışma gibi işler başlarına gelir. Hocaefendi'nin sandukası esrarını sonuna dek korur. Zaten Kongar'ın eleştirdiği nokta; iyi amaçlarla bir araya gelmiş bu gençlerin esrara, gizeme teslim olmalarıdır. Çürümüşlüğün sebebini tam olarak göremezken, maceraperest bir şekilde sadece sandukaya odaklanırlar.

Ayrıca el yazmalarında yer yer Katolik Dünyasına ait çözümlemeler, yer yer Osmanlı'ya ait yayılma planları, yer yer Raşid'in özel hayatı anlatılır. İstanbul fethedildiğinde söylenen o meşhur sözü bilirsiniz. Ortodoks Bizans, "Katolik Külahı görmektense, Osmanlı sarığı görmeyi tercih eder." Bunun çok net ayrımında olan Fatih Sultan Mehmet, İslam'ın onlardan çok daha fazla hoşgörülü ve medeni olduğunu, bilimle felsefeyle çatışmadığını göstermek için önce İstanbul Ortodokslarını koruma altına alır, ki bu Katolik Avrupa'ya verilen çok önemli bir mesajdır. İkicisi birbirinden çok farklı görüşleri toplantılarda bir araya getirir ki, bunda amaç hoşgörünün uygulamalı gösterilmesidir. İbn-i Arabi ile Gazali fikirleri arasında bir uzlaşma ister bir nevi. Fakat sonra devlete sızan Karpantiye, mezhep kavgalarını körükler, Hurufileri sapkın olarak gösterir ve Osmanlı zamanında gerçekten de pek çok hurufi yakılır. Hurufi tanımı çok kısa şekilde aşağıdaki gibi:
(Hurûfilik ya da Hurûf’îyye (Arapça: حُرُوفِيَّة), adını Arapça: حُرُوفْ, Türkçe:“harfler” kelimesinden alan, kutsal metinlerde harf ve kelimelerin sayısı, sırası ve diziliminin belirli şifreler barındırdığı iddiasıyla bunlardan ve kelime, cümle veya cümlecikleri oluşturan harflerin ebced değerlerinden metnin düz anlamı ile ilgili olmayan, telmih, ima, işaret gibi ikincil anlamlar çıkartan ve bu anlamlar üzerinden yeni anlayış ve kavrayışlara yol açan yaklaşımlara verilen addır.)
İslam öncesi tarihte Yahudi kabbalizmi bu yöntemi kullanmıştır. İslam tarihinde hurufilik mezhep olarak İran, Azerbaycan ve Türkiye'de 14. ve 15. yüzyıllarda etkin olan bir inanç akımı ve tarikattır.

Böylece Karpantiye, İmaj bozarak amacına bir nevi ulaşır ve Avrupa'nın kendi içindeki savaşlar yerine, Osmanlı karşısında tek vücut olmayı önerir. Ne kadar çok bölünme, kargaşa, mezhep ve etnik ayrım yayılırsa, ne kadar çok devşirme siyasetçi kendi tarafına çekilebilirse Avrupa için önemli bir kazanımdır bu. Kendi iç sorunlarıyla uğraşan bir devlet, dışarıda etkin olamaz değil mi?

Kısacası siyaset her devirde aynı: Böl, parçala ve yönet... İster din, ister mezhep, ister ideoloji... Emre Kongar'ın bu kitabını tavsiye ederim. Tarih öğretmeni olsam, öğrencilere de okutmak isterdim bu kitabı. Kitabın arka kapağında yazan yazı popülizmi yine kendisiyle eleştirmiş:

"Cinayet, aşk, serüven, esrar.
İslam, Egzistansiyalizm(Varoluşçuluk), Diyalektik.
Medrese öğrencilerinin kurduğu gizli örgüt.
İşkence ve entrika. Rakamların sırrı."
Öncelikle kitabı biraz geç bitirdim bazı bölgelerde anlamada zorluk çektiğim için özellikle sona doğru o yüzden üstünde biraz daha durdum.

Kitap zalimi ve zulmü anlamamız altındaki sebepleri örneklerle çok güzel ele almış ve yazarın ara ara kendi yorumlarını katması aşırıya kaçmadığı için kitaba daha güzel bir hava katmış , ayrıca her konuyla ilgili makale eklemesi de çok iyi olmuş . Sadece sona doğru biraz sıkıcı gelmeye başlıyor buda sanırım başlıkları uzun uzadiya anlatmsından kaynakli.

Yazar zalimi ve zulmü, doğa ,aile ,okul ,eğitim,duygusal tepkiler,kafa yapısı,alt kültür ve benzeri ögeler çerçevesinde irdeliyor ve bizi aydınlatıyor.

Ayrıca her konu başlıkların sonunda soru sorarak kendimizi denetlememizi amaçlıyor.

Yani kitap benim daha çok sorgulmama yardımcı oldu , daha çok sorgulamak, yobazlıltan kurtulmamızı araştirici ruha sahip olmamizi öğütlüyor.

Yani aydınlatan bir kitap okunmaya değer.
Emre Kongar eğitim amacıyla yurt dışına giden ikiz kızlarına yazdığı mektuplarda , onlara olan özlemini, anılarını, deneyimlerini, bir baba olarak onları büyütürken yaptıklarının sorgulamasını, özlemini, endişelerini, duygularını paylaşmaktadır.

Her mektupta aslında herkesi ilgilendiren sevgi, kıskançlık, cinsellik, yaşamı ertelememe, aşırılıklar, ailede ve ülkede demokrasi, dinleme, şiir, güven, disiplin, sıradan insan olmamak, spor, sağlıklı yaşam gibi yaşamdan satırbaşları var.

Yazarın çocukluğundan, gençlik yıllarından, evlilik, çocuklarıyla anılarından, iş yaşamından sunduğu kesitlerde ele aldığı konularda herkes kendinden bir parça bulabilir.

Yazarın sade, yalın, gerçekçi, içten anlatımıyla mektupların öznesi oluyorsunuz. Hayatta bizi derinden etkileyen, mutluluğumuzu, kişiliğimizi oluşturan unsurları anlatılanlarla değerlendiriyorsunuz. Kendinizi bir kez daha bazı konularda kararlar alırken buluyorsunuz.

Yaşamımı nasıl iyi yaşayabilirim sorusuna yanıt veren rehber niteliğinde bir kitap.
Okul yıllarımda en sevmediğim dersti tarih... Ne kadar önemli olduğunu anlamak ve okumaya başlamak için 30'lu yaşları beklemem gerekiyormuş ama. Tarih okumaya başladığımda daha da eskilere Homeros'a kadar gitmem gerektiğini gördüm. Oradan felsefeye, oradan mitolojiye derken iş sarpa sardı. O kadar çok şey vardı ki okunacak sıraya sokmak bile aylar sürebilirdi. Biraz oradan biraz buradan derken ilerleme başladı. Başladı ama dünya tarihinde değişen bir şey olmadığını görmek çok ilginçti. Hep derler tarih tekerrür eder diye de okuyunca anlıyor insan, bu derece mi ders çıkartmaz insanoğlu diye. Çıkarmıyor işte.
Ne alakası var derseniz, hep entrika, hep cinayet, hep hırs, kıyıda köşede aşk, kullanılan ve atılan insanlar, herkesten saklanan gerçekler, göz boyamalar.
Emre Kongar, bir sosyolog olarak bu konuyu güzelce deşmiş. Sultan Mehmet zamanındaki bir gizli oluşumun peşine düştüğü sandukanın macerası bu roman. Sandukayı ele geçirmeye çalışırken kaçırılan gerçeklerin kitabı. Kuvvetli bir metafor sanduka. Bir bilinmez, içinde ne var, belge, zehir, vs derken kopup giden gerçekler olduğunu görmek ironik.
Kanımca tek sıkıntısı var kitabın o da dil. Her ne kadar Türkçe yazılmaya çalışılmış ise de eski Türkçe kelimeler hayli fazla kitapta. Molla Hayrettin ile Ebu Cafer'in Gazali özelinde materyalizm tartışması bu sebeple zor anlaşılır ama kısacık bir bölüm.
Beklenmeyen ve keyifli bir Emre Kongar romanı diyebilirim rahatlıkla. Sn. Kongar'ın giriş kısmındaki açıklamalarından sonra "Beyaz Kale"yi aldım (kısa ama Orhan Pamuk diyeyim). Sonraki adım ise "Gülün Adı".
İyi okumalar.
Aile büyüklerinin okuması gereken bir kitap gibi görünse de, aslında lise yıllarındaki öğrencilerin okuması için ideal bir kitaptır. Bu kitabı arkadaşım hediye etmişti, okuyunca böyle bir kitabı okuyacak yaşı çoktan geçtiğim için, bana bayağı bir basit gelmişti. Fakat bazı kitaplar yaşında okununca güzeldir. Emre Kongar'ın Kızlarıma Mektuplar kitabı da öyle bir kitap. Daha çok bir babanın eğitim gören kızlarına yazdığı mektupları içeriyor adından da anlaşılacağı gibi. Şunu da söylemeliyim ki, yazarın kalemi sade, anlaşılır ve akıcıydı. Lise çağında okunursa sevilecek türden bir kitap.
Emre Kongar'ın okuduğum ilk kitabıydı. Bir baba olarak kızlarına 'hayat' tecrübelerini paylaşıyor..Dili ve üslubu ile siz de karşısında öğüt dinliyor hale geliyor, mutlu oluyorsunuz..
Emre Kongar'ı tanıyorum diyemem. Birkaç kez televizyonda görüp çok ciddi bir adam ve bir bilim insanı olduğunu düşünmüştüm. Onun da herkes gibi insan olduğu veya bir baba olabileceğini hiç düşünmemiştim. Bu kitabında Emre Kongar karşımıza baba kimliğiyle çıkıyor. Kitap, Kongar'ın yurtdışına eğitim için giden  ikiz kızlarına yazdığı 22 mektuptan oluşuyor. Kongar, her mektubunda farklı bir konuyu ele almış; sevgi, zeka, aşırılık, demokrasi, cinsellik, şiir, aşk... Ayrıca Kongar zaman zaman kendi çocukluğundan,tecrübelerinden ve kızlarının çocukluğundan da bahsediyor. Okurken bir babanın kızlarına olan sevgisine, özlemine ve endişelerine tanık oldum.


En çok dikkatimi çeken üç şey oldu. Birincisi; Kongar, cinselliğin de yemek, uyumak kadar doğal bir şey olduğundan, utanılacak bir şey olmadığını belirtmiş ve bununla birlikte zinayı kesinlikle savunmadığının da altını çizmiş. Her nedense ülkemizde cinsellik konusuna tabiri caizse öcü gözüyle bakılır. Bu konu öyle ulu orta konuşulmaz, çocuk " ben nasıl oldum?" gibi bir soru sorduğunda anne baba ya sessiz kalır, ya "ayıp" derler ya da çocuğa kızarlar. Çocuğun bunu sorması kadar doğal bir şey yoktur. Buradaki yanlış, anne babanın tutumudur. Hal böyleyken çocuğa, gence verilmesi gereken cinsel eğitimde verilmez. Neden? Çünkü ayıp (!) tır. Ama her ne hikmetse bu zihniyetteki insanlar evli çiftlere " çocuk düşünüyor musunuz?" gibi sorular sorar, " çocuk yapsanıza" gibi şeyler söylerler (Kardeş, ayıp (!), çok büyük ayıp (!) sorulmaz öyle şeyler!!!). Madem ayıp o zaman sormayın! Bazıları ayıpla özeli karıştırıyor. Cinsellik ayıp değildir sadece özel bir konudur.Bu yüzden evli çiftlerin çocuk sahibi olup olmaması veya kaç cocuk sahibi olmaları gerektiği kimseyi ilgilendirmez. Kızlar anneleriyle bile cinsellik konuşamazken bir baba olan Kongar'ın bu konuya değinmesi ve bunun da diğer her şey gibi normal bir şey olduğunu söylemesi takdiri hak ediyor doğrusu.


En çok dikkatimi çeken ikinci şey ise; Kongar'ın bir kadının ekonomik bağımsızlığını elde edip bunu sonuna kadar devam ettirmesi gerektiğini  ve karşı tarafın (erkeğin) hoşgörülmeyecek bir hareketi, sözü olduğunda ilişkiyi bitirmesi gerektiğini söylemesidir ve bu iki konu maalesef  kadınların en büyük dertlerindendir.
( Kadınlarla ilgili bölümlerde kadını aşağılayan erkeklere bir feminist yumruğu çakmak istedim, şiddete karşıyım aslında. :) )


En çok dikkatimi çeken üçüncü şey ise; Kongar'ın ikiz kızlarıyla olan bir anısıydı. Kongar'ın kızları ilkokuldayken okula tek başlarına gidiyorlarmış. Bir gün babalarının onları takip ettiğini görmüşler. Kongar aslında kızlarına bilerek görünmüş (Çünkü Kongar'a göre bu sayede kızlar hem tek başlarına okula giderek özgüven sahibi olacaklar hem de arkalarında babalarının olduğunu bilmek onlara güven verecekmiş). Kızları bizi takip etme deyince "tamam" demiş Kongar. Ama takibe devam etmiş, bu sefer hiç görünmeden.:) Keşke tüm anne babalar Kongar gibi olsa. Çocuklarına sorumluluk verebilseler keşke. Bir çocuğun okula tek başına gidebilmesi ona o kadar çok şey katar ki. En basiti hangi havada nasıl giyinmesi gerektiğini öğrenir, yanına ne zaman şemsiye alması gerektiğini öğrenir. Tabii bir taraftan da zaman kötü olunca bir çocuğun tek başına okula gitmesi tehlike olur. O zaman ya biz de Kongar gibi takip edelim :) veya başka şeylerde çocuğumuza sorumluluk verelim.


Bazı mektupları okurken,konusundan dolayı, sıkıldım ama genel olarak gayet güzel, samimi ve akıcı bir kitaptı.
Kitabın sonundaki tepkileri okuduğumda bu kitabı çok boş okuduğumu farkettim mesela kitaptaki hicivleri anlayamamışım... Ama çok ilginç bilgiler var içinde okunulmalı ama tarihle ilgili belirli bir doygunluğa ulaşan kişiler okumalı bence onların daha farklı bir tat alacağını düşünüyorum. İyi okumalar

Yazarın biyografisi

Adı:
Emre Kongar
Unvan:
Türk Toplum Bilimci
Doğum:
İstanbul, 13 Ekim 1941
Prof. Reşit Emre Kongar (d. 13 Ekim 1941, İstanbul), Türk toplum bilimci.
Babası, Şişli Terakki ve Pertevniyal Liseleri felsefe öğretmenlerinden İhsan Kongar, annesi ise yine Şişli Terakki Lisesi'nde bir süre felsefe öğretmenliği yapan, Zapyon Kız Lisesi felsefe öğretmeni Mesude Kongar'dır.

İlk, orta ve lise eğitimini Şişli Terakki Lisesi'nde gören Kongar, 1958-1959 öğretim yılında fen şubesinden mezun oldu. 1963 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye ve İktisat Bölümü'nü, 1966 yılında da Michigan Üniversitesi Sosyal Çalışma Yüksek Okulu'nu, M.S.W derecesiyle bitirdi. 1968 yılında Hacettepe Üniversitesi'nde Sosyal Çalışma Yüksek Okulu'nu kurdu ve buraya müdür olarak atandı.1981 yılı Temmuz ayında "Atatürk ve Devrim Kuramlar" adlı takdim teziyle Hacettepe Üniversitesi Senatosu'nca profesörlüğe yükseltildi.

15 Şubat 1983 tarihinde, askerî rejimin üniversite konusundaki uygulamalarını protesto etmek için üniversiteden istifa etti. 1983-1987 yılları arasında Hürriyet gazetesinde danışmanlık, 1987-1991 yılları arasında ise KAMAR Kamuoyu Araştırma Şirketi'nde yöneticilik yaptı. 17 Nisan 1992 yılında Kültür Bakanlığı Müsteşarlığı'na atandı. Kasım 1995'de bu görevini bırakıp Hacettepe Üniversitesi öğretim üyeliğine geri döndü. 2001 yılında Cumhuriyet gazetesi yayın danışmanlığına atandı. Halen Yıldız Teknik Üniversitesi İktisat bölümünde sosyoloji ile Türkiye'nin Toplumsal Yapısı dersi vermekte ve Mehmet Barlas'la birlikte NTV'de Yorum Farkı programını sunmaktadır.

Yazar istatistikleri

  • 105 okur beğendi.
  • 1.069 okur okudu.
  • 11 okur okuyor.
  • 493 okur okuyacak.
  • 14 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları