Jacques Ranciere

Jacques Ranciere

Yazar
8.3/10
107 Kişi
·
331
Okunma
·
39
Beğeni
·
1.988
Gösterim
Adı:
Jacques Ranciere
Unvan:
Fransız Düşünür
Doğum:
1940
Üniversitesi'nden felsefe profesörü iken emekli olmuştur. 1960'larda Marksist düşünür Louis Althusser ile beraber yazdığı Kapital'i Okumak ile ünlenmiştir.

2006'da Rancière'in estetik teorisi görsel sanatlarda bir referans noktası haline geldiği belirtilmiştir. Rancière, Freize Sanat Fuarı gibi sanat dünyası etkinliklerinde dersler vermiştir. Eski Fransız başkan adayı Ségolène Royal, Rancière'in favori filozofu olduğunu söylemiştir.

2003 yılında Rancière, diğer bazı Fransız aydınları ile birlikte imzaladığı, 2003 Çeçen referandumunun gayrımeşruluğunu protesto eden bir mektubu Putin'e göndermiştir.
Öğrenmek şarttır. Bütün insanlar hazzı ve acıyı hissetme kapasitesine müştereken sahiptir.
“ Öğrenciyi özgürleştirirsek, yani onu kendi zekasını kullanmaya zorlarsak, hoca bilmediğini öğretebilir. “
Jacques Ranciere
Sayfa 22 - Metis Yayınları
Toplumsal kötülüğün kaynağı “ Bu benim ! “ diyen kişi değil, “ Sen benim eşitim değilsin,” demeyi ilk akıl eden kişidir.
İki temel yalan vardır: “Doğruyu söylüyorum”, diyen yalan ve “Söylemem” , diyen yalan.
Bizim alçakgönüllü okutmanın dersleri öğrencilerin çok hoşuna gitmişti. Gelgelelim derslerinden istifade etmek isteyen öğrencilerin çoğu Fransızca bilmiyordu. Josep Jacotot da tek kelime Hollandaca bilmiyordu. Dolayısıyla talebenin talip olduğu şeyleri öğretebileceği ortak bir dil yoktu. Yine de öğrencilerinin arzularına karşılık vermek istiyordu.
Jacques Ranciere
Sayfa 9 - metis yayınları
“Hakikati seziyor olsak bile söyleme’nin imkansızlığı bizi şairane konuşturur, bize zihnimizin serüvenlerini anlattırır, bunların diğer serüvenciler tarafından anlaşıldığını doğrulatır, duygumuzu ilettirir ve hisseden başka varlıklarca paylaşıldığını görmemizi sağlar.”
"Yüksek sesle 'Ben de ressamım!' demekte bir kibir yoktur. Kibir başkalarına 'Yoksa siz ressam değil misiniz?' diye fısıldamaktır."
144 syf.
·7 günde·10/10
Bu kitaba ne diye inceleme yapıyorum ki? Bu kitaba inceleme yapmak bana mı düştü? Ben ne anladımki ne anlatayım? Kitabın adı zaten "Cahil Hoca" olduğundan 'bilmediğimi öğretebilirim' felsefesiyle yazmaya başlıyorum.

Okurken, kitap hakkında söylemek istediğim çok fazla şey vardı. Ancak kitap bittikten sonra bir dinginlik geldi. Ve ne diyeceğimi bilemez hâle geldim. O yüzden, doğaçlama gideceğim. Bindim bir alamete, gidiyorum kıyamete!

"İnternet'in Öz Çocuğu" adlı bir biyografik film var. İzlediniz mi bilmiyorum. Aaron Swartz adlı birinin hikâyesini ele alıyor. Film ve kişi hakkında çok bilgi vermeyeceğim. Filmin başında Aaron'un çocukluğu anlatılıyordu. Aaron buzdolaplarının üzerindeki yapıştırıcılar ve evin içindeki konuşmalar ile diğer yazılı kağıtlar sayesinde 4 yaşında okumayı öğrenmiş. Ardından da yazmayı öğrenmiş. Şimdi bunu niye mi anlattım? Kitabın başında bir hikâye vardı. Onu da söylemeyeceğim, ama bir söz paylaşacağım. Buradan kısaca demek istediklerimi anlarsınız.
"Ama Telemak'taki Fransızcayı öğrenmelerini sağlayan zekâ aynı zamanda ana dillerini öğrenmelerini sağlayan olan zekâdır: Öğrenecekleri şeyi gözlemleyip kaparlar, tekrarlayıp doğurularlar, bilmeye çalıştıkları şey ile bildikleri arasında bağ kurar, yapar ve yaptıkları üstüne düşünürler. Geçmemeleri gereken bir yoldan geçmişler, çocuklar gibi el yordamıyla, tahminle yol almışlardı."
O.O Sizde de şaşırma oldu mu? Benim nezdimde önemli olan tek bir şey için çabalamak var. Çocuk gibi görmek. Bunu hem duygusal, hem de mantıksal açıdan yakalamaya çalışıyorum. Yani her şeye, bir çocuk gibi yaklaşmaya çalışıyorum. İlk başta, gözlem ve onunla gelen anlamı algılamak. Sonra da sora sora hepsini bir LEGO gibi dizmek ve kendi şatomu yapmak. Bu sayede de olabildiğince 'kendim' olmuş olurum. Başkaları tarafından düşüncesel ve/veya sezgisel bir şekilde yönlendirilmiş olmam. Bunu bilinç düzeyinde yapabilmek gerçekten zor. Çünkü dayatılmış olanlardan sıyrılmaya çalışıyorum. Kısacası var olanları, hiç yapmaya çalışıyorum. Bu ne kadar kolay olabilir ki? Deneyin ve görün.


"Evrensel eğitimin birinci ilkesi buydu: Bir şeyi öğrenip her şeyi onunla ilişkilendirmek. Dolayısıyla önce bir şey öğrenmek lazımdı."

Şimdi, bu söz kitapta geçiyor. Beni en fazla etkileyen kısım burası oldu. Çünkü, bu sözün benzerini daha önce bir yerde görmüştüm. Nerede olduğunu biraz düşündüm. Aklıma yıllardır hayran olduğum ve hayranlığımın en ufak bir şekilde azalmadığı gibi sürekli arttığı sanatçı geldi. Bu sanatçı, Leonardo Da Vinci'ydi. O, şöyle demişti: Nasıl göreceğini öğren. Her şey, her şeyle bağlantılıdır; fark et.
Da Vinci'nin söylediği söz aslında basitti. Sahip olduğum meziyetlerden bir tanesi olan anlama sayesinde edindiğim her bilgiyi, diğer tüm bilgilerle birleştirmek. Bunun için de kullanılabilecek en güzel duyusal yöntem, görme olacaktır. En azından, ben öyle düşündüm. En basitinden gökyüzünü sesle anlayamayız ya da ona ellerimizle dokunamayız. Ama gözlerin devreye giremediği cok az olgu vardır. Şimdi, kitapta geçen söz ile Da Vinci'nin sözünü birleştirince ortaya ne çıkıyor? Ahmet, bir tane bilgi edinmelisin. Gözlemlerin ve anlama yetinle bir tane bilgi edinmelisin. Sonra da o bilginin sağında, solunda, aşağısında, yukarısında ve/veya tam karşısında olan bilgileri de gözlemlemeli ve anlamalısın. Bir tanesi sayesinde hepsine ulaşabilirsin. Nasıl ulaşabilirsin peki? Dikkatli olarak. Dikkatini verdiğin sürece iki olgu arasındaki bağları fark edebilirsin. Bir kere fark ettikten sonra da üzerinde düşüncesel çaba harcayarak anlayabilirsin. Doğru veya yanlış olması önemli değil. Önemli olan dikkatli bir şekilde çaba sarf etmen, Ahmet! Bir tanesi yanlış olsa bile bir dahakinde bu yanlışı fark edebilirsin. Çünkü bütünün kendi içinde gösterdiği uyumluluk hâli, bir tanesindeki uyumsuzluğu belli edebilir. Hatta bazen uyumlu olan parça bile, yanındaki uyumsuzu ifşa edebilir. Bu sayede, ilerleyebilirsin. Anlamların arasında kaybolman, bilinmezlikler içinde boğuluyor olman veya yanlışlıklar denizinde yüzüyor olman da güzel. Yeter ki bunların hepsi sana ait olsun. Yani gittiğin yol ve düşünce tarzı, sana ait olsun. Ahmet, keşifçi olmalısın. Parmağını nasıl hareket ettirdiğini anlayarak, Güneş'in Dünya'yı nasıl hareket ettirdiğini anlayabilirsin. Ama hepsinin zamanı ve yolu var. Dikkatini vermek ve çaba harcamak zorundasın. Tembellik yaparsan eğer, sen de kendini bilgin zanneden kibirli insanlardan olursun. Unutma ki; önce insansın, sonra öğrencisin, sonra da kendinin 'Cahil Hoca'sısın. Sen, kendine hoca olabilirsen eğer, başkalarının da kendilerine hoca olmasına yardımcı olabilirsin. Ama bu yardımın onlara ne yolu göstermek, ne yolda ilerlemelerini sağlamak, ne de yol için gerekli ihtiyaçları sunmak olacaktır. Sadece ve sadece senin bir yoksulun olduğu gibi onların da bir yolu olduğunu fark etmelerini sağlamalısın. Bunu da aynı yolun yolcusu olduğunu göstererek yapmalısın. Farklı bir yolunuz olduğunu ben de biliyorum, Ahmet. Bunu, şöyle düşün: Suyun izlediği yol her yerde aynıdır. Yer çekimi sayesinde durağanlığı bozulur ve hareket eder. Rüzgâr da işin içine girerek yön verebilir. Göllerin, nehirlerin, denizlerin ve okyanusların kaderi budur. Her birinin bulunduğu yer ve maruz kaldıkları farklıdır. Ama kendileri aynıdır. Yani, suyun saf özelliklerini hangisi göstermez? Hepsi gösterir dimi? Aynen öyle. Burada temelde olan bir benzerlik ve eşitlik var. Farklılıkla bütünleşen bir eşitlik bu. O yüzden, ikinizin gideceği yol farklıyken bile benzerdir. Benzer değilse bile eşittir. 'Cahil Hoca'nın da dediği gibi: ''Özgürleşmiş birinin asıl kâdir olduğu şey özgürleştirici olmaktır: Bilginin anahtarını vermek değil, bir zekânın başka her zekâya ve her zekâyı da kendine eşit gördüğü zaman ne yapabileceğinin bilincini kazandırmaktır."

"Eşitliğe az çok düşkün olanların tereddüt etmemesi gerekir: Bireyler gerçek varlıklardır, toplumsa bir kurmaca. Eşitliğin kurmaca varlıklar değil gerçek varlıklar için bir değeri vardır."
"Tanrısal yasa diye bir şey varsa eğer, kanıtını taşıyan tek şey kendi içinde düşünce, doğru sözlülüğü korunmuş düşüncedir. İnsan konuştuğu için düşünmez -aksini iddia etmek düşünceyi mevcut maddi düzene tabi kılmak olur-, insan var olduğu için düşünür."

Şimdi, bu iki sözü kitapta okuduğum zaman aklıma ilkokuldaki bir arkadaşım ve anılarım geldi. İlkokul birinci sınıftayım. Ama afilli bir birinci sınıfım. Okula başlamadan önce komşumuz Fatma teyzenin kızı olan Emel ablacım, bana okuma-yazma ve matematik öğretmiş. Birinci sınıfta tamamen bunlardan oluşuyordu. Yani, benim için boş bir sene olacaktı. Dersler umrumda değildi. Kopyalama yaparak yazıyor ve çözümler yapıyordum. O sırada da etraftaki arkadaşlarımı ve öğretmeni gözlemliyordum. Boyum çok kısa diye ön sıraya oturtulmuştum. Sonra ders esnasında sağa sola ve arkaya çok bakıp diğerlerini konuşturduğum için ikinci günden en arkaya atılmıştım. Sevinmiştim. Orada Hüsnü ve Kenan vardı. Hüsnü, bizlerden iki yaş büyüktü. Bir sene geç yazılma ve bir senede sınıfta kalma. Hüsnü'nün boyu, en uzunumuzdan en az 20cm uzundu. Öyle büyük görünüyordu. Saçlarında da beyazlar vardı. İlk gördüğümde çok şaşırmıştım. Hiçbir şey demedim. Ama garipliğini de aklımdan atamıyordum. Hüsnü'nün yanında da Kenan oturuyordu. Kenan, okulun sağ çarpazında bulunan bir gece konduda kalıyordu. Üzerindekiler eski püsküydü. Her yerinde kir belliydi. Sonra kokular da yayılıyordu. İlginç bir ikilinin arkasına düşmüştüm. Tahtayı görme ihtimalim yoktu. Zaten ilgimi de artık çekmezdi. Anlamam gereken ve sevdiğim iki arkadaşım olmuştu. Dersler kimin umrundaydı ki? Teneffüs olduğunda heyecanla direkt bahçeye koşup kovalamaca veya şişelerle top oynuyorduk. Sonrada tekrar derse geliyorduk. O günün sonunda fark ettim ki, Hüsnü ile Kenan hiç bizimle oynamıyor. İlginç geldi. Yarın okula gidince ne yapmam gerektiğini ve istediğimi biliyordum. İlk teneffüs geldi ve onlara gelmelerini söyledim. Birlikte oyun oynamaya çağırdım. Şaşırdılar. Hüsnü reddetti. Ama Kenan kabul etti. Aşağı indik ve arkamızdan Hüsnü'de geldi. Tam o anda kaos oldu. Benim güzel(!) arkadaşlarım bir anda irkildiler. Yüzleri ekşidi. Pet şişeyi bırakıp bize bakmaya başladılar. Bense "Hadi oynayalım!" modunda heyecanlıyım. Sonra beni çağırdılar ve birisi sessizce şunları söyledi: "Onlarla mı oynayacağız?" Ardından diğeri de: "Hüsnü, kocaman. Onunla nasıl oynayacağız?"
Son darbede izleyici bir prensesten geldi: ''Onlar kokuyor. Siz oynayın."
Ben şaşkına döndüm. İğrençlik, benim küçük kız kardeşimde de vardı. Ama ben, onu seviyordum ve onunla oynuyordum. Bu yüzden onlarla neden oynamayayım ki? Ayrıca ben çok mu güzelim ki? Onlara hiçbir şey söylemedim. İyi eğlenceler dileyip etrafa bakınmaya başladım. Bir ortaokullu sağ olsun, o sırada yere su şişesi attı. Kapağı çıkartıp şişeyi ezdim. Sonra da Hüsnü ve Kenan ile gidip başka yerde oynadık. Bir kaç gün böyle geçti. Derslerde de herkes bize taraf olmuştu. Ne yapacağımı bilmiyordum. Ama kurtarıcı bir meleğe denk geldik. Öğretmenimiz durumu sezmiş olacak ki, bir gün bize Doğu'da çalıştığı zamanlardan bir hikâye anlattı. Akşamlar kadar tarlada toz toprak ve kir içinde çalışan ve geceleri de mum ışığında ders çalışıp okula gelen öğrencilerini anlattı. Böyle bir hikâyeden sonra diğer çocuklar bana gelmeye başladı. Bir dahaki teneffüste dört kişi oynadık. Ertesi gün ise hep birlikte oynamaya başlamıştık. Bu hikâyeyi neden anlattım? Kendimi iyi bir insan gibi göstermek için mi, insanların arasındaki uçurumları göstermek için mi, birbirimizden çok da farklı olmadığımızı göstermek için mi, eğitimin önemi için mi, öğretmenin önemi için mi, insanları kazanmanın kolay olduğunu göstermek için mi, yoksa bunların hepsi için mi? Hayır, hiçbiriyle alâkası yok. Sadece kitabı okumanızı sağlamasını umarak yazdım. Çünkü bu kitapta olan bakış açılarını ve bilgilerini bir kenara bırakırsam eğer, her şeyden fazla Umut var. Daha doğrusu Umut için ihtiyacımız olanlar var. Yanlış ile doğru ve eğitim ile öğrenme anlamlarını içeren her şey için Umut var. Bu kitab için ıvır zıvır kesime hitap ederek okunması gerek deneyeceğim. Herhangi bir insanla ilişkisi olan herkesin bu kitabı okuması gerektiğini düşünüyorum. Ama öğretmenlerin -olacaklar da dahil- ve ebeveynlerin -olacaklar da dahil- MUTLAKA okuması lazım. Bilgi dayatması ya da asimilasyon için değil. Sadece bakış açıları ile bile okunması lazım. Çünkü sadece bir çocuğun, sadece bir konu üzerinde bile olsa özgürce düşünmesini ve hareket etmesine vesile olabilecek şekilde değişime uğrayabilirsiniz.

Yazarın kalemi hakkında da bir şey söylemek isterim. Su gibiydi. Tıpkı durgun bir su gibi kelimeleri kullanmış. Hem iyi, hem de kötü olan her şeyi barındırıyor olmasına rağmen, öyle güzel bir denge kurmuş ve benimseme olmuş ki; okuduğum her kelimede sanki suyu okuyorum gibi hissettim.

İncelemem bu kadardı. Yazdıklarımın hepsi sadece benim naçizane düşüncelerimdir. Kelimelerin kipleri ve anlamları ne olursa olsun, bakış açısı sunmaktan öteye gitmek istemem. Buraya kadar okuyan herkese teşekkür ediyorum. Ama bhmflzf ( Mehmet ) 'ye bu kitabı önce fark etmeme ve sonra okumama vesile olduğu için en içten teşekkürlerimi sunuyorum. Saygılar.
144 syf.
·9/10
Değerli Dostlar..!
Konya’nın meşhur bir çarşısı vardır, Rampalı..Özellikle kitabevleri,sahafları ile meşhur:))
Dostlarla hasbihal etmek için uğradığımda gözüme bir kitap ilişti,
Cahil Hoca…
Sordum bu nasıl bir kitap ve arkadaşım dedi ki;
Hocam sormanı bile yadırgadım hemen al kitabı:))
Kitabı okudum bir eğitimci nazarı ile yarısına kadar..
Nisan-Mayıs aylarında daha yoğun olacağımdan kitaptan anladığım kadarı ile düşüncelerimi maddeler halinde sizlerle paylaşmak istedim,

-Kimse anlamadığı şeyin hakikaten bilemez.Anladığı andan itibaren gerçek bilgiye ulaşır. Çocuğun en iyi öğrendiği sözler, anlamına en iyi nüfus ettikleri, kullanmak üzere en iyi benimsedikleri, açıklayan bir hoca olmaksızın, açıklayan bir hoca devreye girmeden önce öğrendikleridir...
-Açıklayana dayalı sistemin mantığını yıkmak lazım ,anlama konusundaki kapasitesizliğin tedavi etmek için açıklamaya ihtiyaç yoktur. Aksine açıklayana dayalı dünya tasavvurunu yapılandıran kurmaca, işte bu kapasitesizliktir. Anlayamayanın açıklayana değil açıklayanının anlayamama ihtiyacı vardır;anlayamayanı bu vasfıyla kuran, var eden o açıklayandır.
Bu süreçte özellikle biz öğretmenler öğrenciler anlayıncaya kadar elimizden gelen her türlü gayreti göstereceğiz,
Peki nasıl;
o andaki öğrencinin anlayabileceği en özel en güzel yöntem ile..

-Birine bir şeyi açıklamak, her şeyden önce,ona kendi başına anlayamadığını göstermek demektir. Birincisi rastgele birtakım algıları kaydeder, hatırında tutar, alışkanlıklar ve ihtiyaçların dar çemberi içinde ampirik olarak yorumlayıp tekrarlar. Bu küçük çocuğun ve halktan insanın zekasıdır. İkincisi ise şeyleri nedenleriyle bilir,yöntemli olarak basitten karmaşığa, parçadan bütüne ilerler. Aptallaştıran , ne öğrencisinin kafasını hazmedilmemiş bilgilerle dolduran dar kafalı bir ihtiyaç hocasıdır, ne de kendi iktidarını ve toplumsal düzeni korumak için takiyye yapan kötü niyetli biri. Aksine , ne kadar bilgin, aydın ve iyi niyetliysek ne kadar donanımlı isek ne kadar hitap edersek o kadar etkiliyiz demektir.

-Biz eğitimciler ne kadar bilgin olursak cahillerin cehaletin arasındaki mesafe bize o kadar aşikar görünecektir. Ne kadar aydınsak, el yordamıyla yol almak ile yöntemli olarak aramak arasındaki fark bize o kadar aşikar görünecektir.

-Ve bu donanım sayesinde bilgi sayesinde lafzın yerine manayı, kitabın otoritesi yerine açıklamaların berraklığını geçirmeyi o kadar çok önemseyecek noktaya geliriz.
- Dayak tehdidiyle verilen eğitim sonucu ezberindekileri eveleyip geveleyen çocuk korkuya yenik düşmüştür.Bu yüzden korku politikası ile idare edilen her türlü eğitim olumsuzdur.Bu süreçte çocuk korku ile zekasını artık başka bir şey için kullanacaktır ve neticede her türlü başarısızlık ortaya çıkacaktır.

-Hoca her daim dikkatli ve sabırlı olmalıdır.
Çocuğun konuyu takip edemediğini görürse, bir daha açıklayarak onu yeniden doğru yola sokması bilmeli ve sınıf yönetimi ile bilgisini yoğurmalıdır.

.-Anlamak tercüme etmekten başka bir şey değildir,yani bir metnin asla mantığını değil eşdeğerlisini sunmaktan sakınmamalıdır eğitimciler.

-Öğrenmek ve anlamak aynı tercüme edimini ifade etmenin iki yoludur. Önemli olan sayfada sutun değiştirme becerisi değildir,düşüncenizi başkalarının kelimeleriyle söyleme kapasitesidir. Öğrenciyi özgürleştirirsek, yani onu kendi zekasını kullanmaya zorlarsak, hoca bilmediğini öğretebilir.

Cahili özgürleştirmek için insanın kendisinin özgürleşmesi olması, yani insan zihninin gerçek gücünün bilincinde olması gerekli ve yeterlidir.

-Özgürleştirmeksizin eğiten aptallaştırır. Evrensel eğitimin birinci ilkesi de budur.

Son olarak şu belirtelim ki evrensel eğitimin bütün pratiği işte şu soru çerçevesinde özetlenir: ne düşünüyorsun?

Kitaptaki alıntılar ile kendi düşüncelerimi yoğurarak kendi çapımda sonuçlar çıkarmaya çalıştır.
Dil sürçer,kalp yanılır var ise bir hatamız affola..
Kitap için de derim ki her ne kadar soyut da olsa ağır da olsa mutlaka ve mutlaka kütüphanenizde bulunsun derim..
SELAMETLE ….:))
144 syf.
·Beğendi·10/10
Bu zamana kadar okumadığım için kendime kızdığım bir kitap oldu. Toplumun her kesiminin okuması gereken ve herkese her şeyi katacak eşsiz bir başucu kitabı. Kitap için de o kadar çok bilgi var ki yüzlerce alıntı yapabilirdim sizi kitapta geçen “ Eşitsiz bir toplumda eşit insanlar olmayı öğrenmek yeter. Özgürleşmek ! İşte bu anlama gelir.” sözüyle baş başa bırakıyorum ve tüm kitapseverlere şiddetli bir şekilde bu değerli kitabı tavsiye ediyorum.
144 syf.
·157 günde·Beğendi·8/10
'Her şey her şeydedir' ve bağırın Kalipso Kalipso Kalipso.
Bugüne kadar kendi kendinize öğrenen beyinlerinizi sizi eğitmek üzere teslim ettiğiniz Hocalarınızın size aslında hiçbir şeyi öğrenemeyeceğiniz mutlaka bir bilene ihtiyacınız olduğunu savunan geleneksel eğitimin tüm bakış açılarına Telemak'la saldıran Ranciere modern eğitimin temel ilkelerinin belki daha ötesini felsefik ve siyasi bir dille ortaya koymuş.Eser sakin bir kafayla okumayı çokça idrak etmeyi gerektiriyor.Konuşmayı,Yürümeyi,sevmeyi,üzülmeyi,umut etmeyi kendi kendine öğrenen insan nasıl olurda 6 yaşına geldikten sonra birileri olmadan öğrenir?Haksız sayılmaz değil mi Ranciere.Dil öğreniminin 7 yaşında bir çocukta sadece gözlem ve dinleme yöntemiyle olağanüstü bir şekilde öğrenildiğine şahit olduktan sonra öğretmek kavramı üzerine fazlaca düşünür oldum.Bu eseri o yüzden kafamın daha az meşgul olduğu bir zamana bırakıyorum.Çıldırın tüm özgür beyinler ve kapasitenizi fark edin hep bir ağızdan Kalipso!
2. BÖLÜM
Evet belli bir öğrenme kapasitemiz var fakat insan bilmediği şeyi öğretebilir mi ? sorusuna tam olarak net cevabım hayırdır. Kitabın felsefesine göre bilmediğimiz şeyi de öğretebilirsiniz fakat doğal öğrenme yöntemleri refleksif olaylarda geçerli daha çok. Yemek yemeyi izleyerek öğrenebilirsiniz, koşmayı, zıplamayı hatta çoğu tepkiyi buna tikleriniz ve sesinizin tınısıda dahil çevrenizden öğrenirsiniz fakat zekalar eşit değildir bu büyük bir yalandır. Zekalar birbirinden farklıdır matematik yapan kişiyle resim çizen aynı zekaya sahip değildir ikiside zekidir ama farklı alanlarda zekidirler. Ressama matematiği öğretmekte matematikçiye resmi öğretmekte zordur. Çünkü zeka yatkınlıkları farklıdır. Önemli olan insanların ne alanda gelişmesine katkı sunman gerektiğini bilmektir. Öğretmenler de zihinleri özgürleştirirken düşüncede hürlüğü sağlamalıdır. Herkesi aynı şeyleri öğrenmeye zorlamak büyük bir saçmalıktır. Herkesi öğrenmek istediğini öğreterek özgürleştirebiliriz. Bilgi felsefesine baktığımızda bir çok düşünür bilginin ya da bilmenin ne olduğu konusunda fikir ortaya koymuştur. Boş bir levha olan beyin her şeyi sonradan öğrenir diyen de var aslında biz doğduğumuzda her şeyi biliriz diyen de var dahası bilmenin mümkün olmadığını söyleyen de var fakat tüm bunlara rağmen ortada bir Bilgi yığını mevcut ve herkes payına düşeni almalı ne azını ne fazlasını istediği kadarını almalı başkalarının almak zorundasın dediklerini değil.
144 syf.
·2 günde
Öğrenmek isteyen karşısında bilgini değil;cahilin oynanması gerektiği yönünde bir mesaj veriyor.nitekim zihinlerarası eşitlik ilkesi pas geçildiğinde tahakküm başlar. İnsanlarda gelişen çocuk fobisine ilaç gibi geleceğini düşünüyorum. özellikle her eğitmenin okuması gerekiyor

Hocanın ilk meziyeti cehaletidir. Eğitimsizlerin onlara bir şeyler açıklayan bir hoca olmaksızın kendi kendilerine öğrenebileceklerini ve hocalarınsa kendilerinin de bilmediği şeyleri öğretebileceklerini ilan ederek 1830’larda Hollanda ve Fransa’da skandal yaratan eğitimci Joseph Jacotot’nun öyküsünü anlatıyor. Pedagojinin yüzeysel paradokslarla meşgul olduğu şüphesine, pedagojinin tarihinin klişeleri ve mantıksızlıklarından hoşnut olduğu şüphesini ekliyor.
Ciddi anlamda çok sıkıcı ama bunun nedeni benim yoğun bir dönemime gelmiş olması olabilir inşallah başka zaman tekrar başlar ve bitiririm. Aslında konusu tam öğretmenler için bende bir öğretmen adayı olarak okumayı çok istedim ama okuyamadım.
78 syf.
Bela tarr.

2011'de sinema hayatına Torina Atı'nı bırakarak veda etti. Veda etmedi aslında yeni çağ toplumunun beklentilerini karşılayamadı, ya da karşılamak istemeyip sinemadan elini ayağını çekti. Nitekim bu despot çağın insanları çamuru, kasveti, kaosu, damarlarımızdan girip beynimizin atom altı parçacıklarını bile kontrol eden bir gücün varlığını bilmek istemedi, daha çok renkli tasvirleri seçti.

Nerdeyse bütün filmlerini siyah beyaz çeken, uzun-kısa metrajli filmleri dahil olmak üzere tamamında çok az diyalog vardı. Bazen 10 dakka boyunca insanların rüzgara karşı yürüyüşünü, bazen yarım saat sadece yaprakları sakin bir uğultu ile titreşen ağacı izlettirdi. Bunların hepsi bilinçli olarak yansımıştı kameranın odaklarına.
Filmlerinde kainatı bir bozulmuşluk olarak verir, karanlık ve kaotik bir alem vardır. [atın akıbeti, şehre gelen panayır-balina, karhozat'ta karrer'in yalnızlık güdüsü (köpekleşmesi, aşağılanması, bir köşeye fırlatılması.. )]
Ayrıca Tarr'ın karakterleri çirkindir. Bir gazeteci neden çirkin oyuncuları seçtiğini sorduğunda ; Tarr, gülerek "İyide benim halkım böyle zaten" demiştir. Karakterler macaristan'ın, orta avrupa'nın yani dünyanın tam kalbinden (çamurun içinden, sisten, felaketten, kıyametten, ölümden) doğar. Durum böyle olunca filmleri her ne kadar büyük bir kesime hitap etmesede sadece görüntü ve tasvirlerle zihinsel istifrarın sekanslarını çarpıcı biçimde sunar

Kitaba geleceksek, hakkında çokça yazı okuyup daha fazlasını ararken rastladım. Tarr'ın sineması hakkında her ne kadar akademik yazılar okumuş olsamda Ranciere'ın felsefeyle içselleştirerek kare kare analiz yapıp genel çerçevenin ana hatlarını aktarması ve bunu yaparken de Tarr'ın sinema algısını çok iyi çözümlemesi tarr'ın filmlerine karşı daha birikimli bir şekilde şekilde izleme istencini de beraberinde getiriyor fakat buna kalkışmak sanırım biraz cesaret ister.
Neden mi?
Bunu bi film sitesinde torino atı filminin yorumlarında rastaladığım bir kişi çok açık yazmış.

"İlk trafik kazamı yaptığım gün üzerimdeki şoku atlatmak için arkadaşımla buluşup gittiğim film torino atıydı ki, filmi izledikten sonra ruh halim kaza sonrasına göre daha kötüydü diyebilirim. saygı duyulası bir adam, ne zaman torino atı'nın müziğini dinlesem, özellikle açılış sahnesini, tüylerim hala diken diken olur."
144 syf.
·10/10
Yazarın okuduğum ilk kitabı ama sanırım son olmayacak. Binlerce alıntı yapmak istedim ama hepsini paylaşmak çok zamanımı alırdı.

Kitabın konusu zihinsel özgürleşme üstüne beş ders ve bunlar; Zihinsel bir serüven, cahilin dersi, eşitlerin aklı, küçümseme toplumu, özgürleştirici ve maymunu..

Her bi satırı dopdolu, beyni zorlayan, yeniden bir şeyleri sorgulamanızı sağlayan kitaplardan biri. Kesinlikle okunmalı. Zira beynimizi özgürleştirmezsek bir çok şey mümkün olmayacak.
144 syf.
·43 günde·Beğendi·7/10
Dili biraz felsefi ve anlaşılması güç gelebilir ancak pes etmeden okuduğunuzda insanın öğrenme sistemiyle ilgili güzel sorgulamalara gideceksiniz. Eğitim sistemi, toplumun eğitimi dayatma süreci ve manipülesi sizi uyandıracak.
144 syf.
·9/10
Bir öğretmen adayı olarak bu kitabı okumakla kendimi çok şanslı hissediyorum ve elimden geldiğince bu kitabı bütün eğitimci arkadaşlarıma tavsiye ediyorum kitabı sadece eğitimciler değil kendini ve çevresinde ki her insanı geliştirmek isteyen herkesin muhakkak okuması gerektiğini düşünüyorum kitap hakkında söylenecek ve içerisinde ders alınacak o kadar çok şey var ki kitaptan anladığım şeyleri burada açıklamak isterdim ama kitap bunu "Birine bir şeyi açıklamak, her şeyden önce, ona kendi başına anlayamadığını göstermek de­mektir". şeklinde eleştirdiğinden bunu yapmicam en iyisi kitabı bir an önce herkesin okuması dileğiyle keyifli okumalar.

Kitaptan alıntı

Fakat Leuven Üniversitesi bu acayip okutmanın varlığından rahatsızdı; öğrenciler temel dersleri bırakıp akşamları iki mumun cılız ışığında küçücük bir salona doluşuyordu. Hem de "Size öğretecek hiçbir şeyim olmadığını öğretmek zorundayım" gi­bi bir cümleyi duymak için. Başvurulan otorite söz konusu kişinin böyle bir öğretim için gerekli unvana sahip olmadığını söyleyecekti. Üstelik Jacotot tam da bu sırada unvan ile edim arasındaki mesafeyi deneyimiernekle meşguldü. Dolayısıyla Fransızca bir hukuk dersi yapmak yerine, öğrencilere Hollandaca savunma yapmayı öğretti. Öğrenciler çok iyi savunma yapıyorlardı, ama bizim Jacotot hala Hollandaca bilmiyordu. .

Yazarın biyografisi

Adı:
Jacques Ranciere
Unvan:
Fransız Düşünür
Doğum:
1940
Üniversitesi'nden felsefe profesörü iken emekli olmuştur. 1960'larda Marksist düşünür Louis Althusser ile beraber yazdığı Kapital'i Okumak ile ünlenmiştir.

2006'da Rancière'in estetik teorisi görsel sanatlarda bir referans noktası haline geldiği belirtilmiştir. Rancière, Freize Sanat Fuarı gibi sanat dünyası etkinliklerinde dersler vermiştir. Eski Fransız başkan adayı Ségolène Royal, Rancière'in favori filozofu olduğunu söylemiştir.

2003 yılında Rancière, diğer bazı Fransız aydınları ile birlikte imzaladığı, 2003 Çeçen referandumunun gayrımeşruluğunu protesto eden bir mektubu Putin'e göndermiştir.

Yazar istatistikleri

  • 39 okur beğendi.
  • 331 okur okudu.
  • 39 okur okuyor.
  • 493 okur okuyacak.
  • 22 okur yarım bıraktı.