Geri Bildirim
Julien Gracq

Julien Gracq

7.4/10
5 Kişi
·
13
Okunma
·
1
Beğeni
·
625
Gösterim
Adı:
Julien Gracq
Unvan:
Fransız Yazar
Doğum:
Saint-Florent-le-Vieil, Fransa, 27 Temmuz 1910
Ölüm:
Angers, Fransa, 22 Aralık 2007
1910'da Fransa'nın Loire bölgesinde doğan Julien Gracq, tarih ve coğrafya öğretmenidir. Romanlarında, coğrafi bölgenin insan üzerindeki etkilerini incelemiştir. Roman dışında, denemeler, düzyazı, şiirler ve tiyatro oyunları da kaleme almış olan Julien Gracq, Alman romantizminin ve gerçeküstücülüğün etkisinde kalmıştır. 1991'de Le Rivage des Syrtes başlıklı romanına verilen Goncourt Ödülü’nü reddeden, özenli üslubuyla içindeki bunaltıyı damıtan bu ilginç yazara göre dil, insanları buluşturan, birleştiren, onları mistik yoldan anlamayı sağlayan bir araçtır.
Belli sınırlar içinde olmak kaydıyla herkesin konuşmaya hakkı vardır; bilmek ise bazı kişilere tanınmış bir haktır.
Her zaman görkemli bir hava içinde, sadakatle kutlanan bayram günlerinde sıradan halkın yüzünde, zevk alma taklidinin ardına özenle gizlenmiş bıkkınlık ifadesi vardı.
Yaptığı şeylerin üzerini kumaşla örter gibi örten insanı, onun inceliğini, uzlaşmacı tutumunu lanetliyorum. Gereğinden daha ağır hale getirilmiş toprağı, ortaya koymuş olduğu şeylere saplanıp kalmış eli, yoğurduğu hamurun içinde uyuşup kalmış kolu lanetliyorum. Bu bekleyiş ve titreyiş gecesinde, dünyanın bu aynı zamanda en açık ve en belirsiz gecesinde size uykunun boş olduğunu, güven peşinde koşmanın boş olduğunu ilan ediyorum.
''Gençsin, seni anlıyorum. Ben de vaktiyle senin gibiydim, görev aşkıyla doluydum. Doğrusunu istersen, çok bencil bir görev aşkıyla doluydum. Başımdan çok özel şeyler geçeceğini düşünüyor, yazgımın öyle olduğuna inanıyordum. Sen de benim gibi yaşlanacaksın, anlayacaksın Aldo. İnsanın başından özel şeyler geçmiyor. Hiçbir şey olmuyor... Belki aslında bir şeylerin olması da iyi değildir. Amirallikte canın sıkılır. O ufuktan bir şeyin doğduğunu görmek istersin. Senden önce başka insanlar tanıdım, hepsi de senin gibi gençti; hayalet gemilerin geçtiğini görmek için gecenin bir yarısında uyanırlardı. Sonunda da görürlerdi. Bu, burada bizim bildiğimiz bir şey: Güney serabı. Gelir, geçer. Sirte'de imgelem aşırı çalışır, baştan söyleyeyim; ama o işin de sonu gelir, insan sonunda imgelemini yıpratır. Bozkırlarımızda koşturan kanatları körelmiş kuşları gördün. Onlar bence güzel bir örnek. Üzerine konacak ağaç olmayan bir yerde kuşların uçmasına gerek kalmaz. Kendilerini çevreye uyarlamışlar. İnsan, amirallikte de kendini uyarlıyor ve işler böyle yürüyor, böylelikle yolunda gidiyor. Böylece burada güvenlik içinde yaşıyorsun. Aşırı can sıkıntısı çekiyorsan ve kendini o sıkıntıya, burada başarılı bir yol gösterici olan o tekdüzeliğe teslim etmek istemiyorsan...
...Sana buradan gitmeni öğütlüyorum.''
İnsanların birlikte yaşadıklarını düşünmek için onlara asla kendi görüş mesafelerinden bakmamış olmak gerekir.
Ben seni, uyuyan bu taşlar üzerinde düş kurmayacak kadar alçakgönüllü olmamakla suçluyorum...
İkinci Dünya Savaşının başlangıcında, Almanların Fransa’yı işgali öncesinde, Fransa-Belçika sınırında ormanlık bir dağ başında, bir koruganda savaşın başlamasını bekleyen bir teğmenin hikâyesi; Ormanda bir Balkon. Tahmini olarak 1939 Ekim ayı ile 1940 Mayıs arasında geçen bir dönem anlatılmaktadır.
Roman, Fransız edebiyatında gerçeküstücülüğün temsilcilerinden Julien Gracq tarafından 1958 yılında kaleme alınmış. Kendisi de İkinci Dünya Savaşında esir düşmüş bir asker olan Julien Gracq, üstün gözlem gücünü, güçlü tasvirlerle kitaba yansıtmış.

150 sayfalık roman, tek bir bölüm halinde, ara başlıksız, çok kısıtlı diyalogları ve uzun tasvirler içeren cümleleri ile okunması zor olan kitaplar listesine kolaylıkla dahil olabilir. Bazı cümleler 7-8 satıra kadar uzayabiliyor ve bu tip cümlenin sonuna geldiğinizde cümlenin başını ve sonunu birbirine bağlayabilmek için 3-4 okuma daha yapmanız gerektiğini düşünüyorsunuz. Buna sırf uzun cümleler değil, karmaşık, iç içe geçen ve dolambaçlı tasvirler de neden oluyor.

Kitabın kahramanı Teğmen Grange, bir tren yolculuğu ile geldiği Moriarme Kasabasında yerleşik bir askeri birliğe gelir ve kısa sürede bu kasabanın dışındaki bir dağ başında savunma amaçlı kurulmuş olan bir koruganda görevlendirildiğini öğrenir. Yalnızca dar bir atış penceresinin olduğu kapalı bir beton yapı olan korugan ve üstünde var olan tek katlı konut, savaş başlayana kadar teğmenin ve yanında görevli 3 askerin yaşamlarını beraber geçirecekleri mekân olacaktır.
Ölümü beklemekten başka bir işi olmayan teğmen, bu süreci ormanı tanımak ve bir orman köyünde tanıştığı bir dula aşık olmakla geçirir. Savaşın başlayacağından ve Almanların çok güçlü bir saldırı yapacağından emin olan teğmen, soğuk bir kış geçirdiği dağın başında, soğuğun zamanı da dondurmasını umut etmekten başka çaresi yoktur.

Romanı bir tarihsel gerçeklik olarak bakacak olursak, Fransız ordusunun Alman işgali öncesi içi boş ve donanımsız bir ordu olduğunu söylemek mümkün. Teğmenin ısrarla rapor ettiği, koruganın penceresi için talep ettiği mazgal kapakları bir türlü gelmez. Almanların hava bombardımanına karşı da son derece hazırlıksızlardır. Askerlerin bir saldırı için yeterince motive olamadıkları, koruganda görevli askerlerin ruh hallerinde kolaylıkla anlaşılmaktadır. Ama bu kısımların romanda zorla damıtılan kısımlar olduğunu söyleyebiliriz.

Roman daha çok, coğrafi bölgelerin insan üzerindeki etkisini önemseyen bir yazarın eseri olarak, orman üzerine yoğunlaşmış. Yağan her yağmurda, açan her güneşte, karlı geçen uzun dönemde ormanın her bir cümlede yeni baştan tarif edilmesine tanıklık ediyoruz;

“Ormanın kovulsa da gitmeyen sessizliği deniz dibinde yatan gemi enkazına suyun gürültüsüzce dolması gibi bir anlığına odaya doluverdi.”

Kitabın tanıklık ettiği döneme dönecek olursak, İkinci Dünya Savaşında, Almanların Fransa’yı işgaline dair bir tarih incelemesi yaptığımda, Fransızların ve müttefikleri İngilizler tarafından Almanların dağlık ve ormanlık olan bu bölgeden saldırmasının beklenmediğini öğrendim. Ama Almanlar beklenmeyeni gerçekleştirip, piyadenin geçmekte zorlanacağı bu bölgeyi, zırhlı birlikler ve hava desteği ile çok hızlı bir şekilde geçip, Fransa’nın işgalini kısa bir sürede tamamlıyorlar.

Ancak roman bizi, savaşa dair tüm bu taktik, strateji, güç dağılımı ve askeri düzeneklerden uzak tutuyor. Sadece, askeri bir saldırıyı, yaklaşık sekiz ay boyunca doğa ile iç içe bekleyen bir askerin ruh halini gözlemliyoruz. Kendisi aynı zamanda coğrafya öğretmeni olan Julien Gracq, coğrafi bölgenin insan üzerindeki etkilerini de önemseyen bir yazar. Tüm bir kitap boyunca, geniş bir ormanın, savaş öncesinde bile olsa, bir asker üzerindeki etkilerini görüyoruz. Buna aşk da dahil.

Zor okunan bir kitap sınıfına girse de, bir ormanın kaç farklı şekilde tasvir edilebileceğine şahit olmak için, 150 sayfa dayanılabilir bir roman.
Aslında uzun uzun inceleme yazmak gibi bir alışkanlığım yok. Ancak yazar ve kitabı hakkında yeterince bilgi bulunmadığını gördüğüm için benim pek değer verdiğim bu eserin - sıkıcılığa düşme riskini de göze alarak – incelenmesini uzun tutacağım.

Asıl adı Louis Poirier olan yazarın kullandığı ad Stendal’ in meşhur Julien Sorel’ i ve mitolojiden devşirmedir. Fransız yazar tarih ve coğrafya öğretmenliği yapmıştır. Burası önemli çünkü yazarın en dikkat çekici özelliği olan coğrafi nesne ve kavramlara dil verebilme, onları kişileştirebilme yeteneği bana göre bu eğitimin eseri. Roman, gezi yazısı, deneme gibi pek çok türde eser veren yazarın tekniği mitoloji ve anti(hiper)tarihle harmanlanmış bir gerçeküstücülükten müstakildir. Argol Şatosunda, Ormana Bakan Balkon ( Ormanda Bir Balkon), Sirte Kıyısı eserleri çeşitli dönemlerde dilimize çevrilmiştir. Kendisinin de açıkladığı üzere yazarlığına tesir eden en önemli kişiler Stendhal ve A. Breton’ dur. Stendhal malumunuz üzere Fransız büyüğü olduğundan mütevellit , Breton ise gerçeküstücülüğün ilahı olarak yazarın yazımını şekillendirmiştir. Otoritelere göre yirminci yüzyılın en stilize yazarlarından biri olan Gracq, 1951 yılında kaleme aldığı ve sürreal-dadaist edebiyatın başyapıtlarından olan Sirte Kıyısı ile Goncourt Ödülünü kazanmış ama ödülü reddetmiştir. Bu reddediş yazarın popülist olmama kaygısı, özel hayatına müdahale edilmesini istememesinden kaynaklanmaktadır.

Sirte Kıyısı dilimize YKY tarafından iki ayrı çeviriyle kazandırıldı. İlki İsmail Yergüz’ün çevirisiyle Kazım Taşkent Klasik Yapıtlar Serisi içindedir. Benim gibi eseri 2000lerin ortalarında okuyanlar için bu biraz zor bir deneyimi ifade eder. Çünkü zaten hareketin ve aksiyonun olmadığı metin ruhsuz bir biçimde çevrilmiş ve eserin okunması oldukça güçleşmiştir. Fakat daha sonra Aykut Derman’ ın çevirisiyle YKY normal serisinden tekrar basılan kitap daha okunaklı ve canlı bir çeviriyle kitapseverlere ulaşmıştır. Kitaplığa koymak için Kazım Taşkent Serisini, okumak içinse Aykut Derman’ ın çevirisini öneriyorum.

Hikaye Farghestan ile kağıt üzerinde, 300 yıldır adı konmamış bir ateşkesle ara verilmiş olsa da, savaş halinde olan Senyörlük’ ün merkezi Orsenna’ nın soylu ailelerinden birine mensup Aldo’ nun Orsenna’ daki hayatından sıkılarak Gözlemci olarak askeri üssün bulunduğu Sirte Kıyısı’ na atanması ile başlar. Farghestan ve Senyörlük zıt iki dünyadır. Farghestan ‘arkaik’ i Senyörlük ‘uygarlık’ ı temsil eder, kitap boyunca uygarlıktan primitife meraklı bir özenme hissettirilip bu karşıtlık vurgulanır. Senyörlük uygarlığın tepesinde monoton bir hayat, insanların yaşadığının farkına varmak için korkular-endişeler yarattığı bir ruhsuz toplumken, Farghestan içgüdünün, yabanıllığın gizli çekiciliğine sahip bilinmeyendir. Aldo’ nun gelişi değişim sezgisini, bir şeylerin olacağı beklentisini körükler. Olaylar beklentinin - olmamış olanın- olanları etkilemeye başladığı bir seyir alır. (Hikayeden bazı bölümleri vererek konuyu genel hatlarıyla anlatmaya çalışıtım. Bu eserde spoiler sizin okuma keyfinizi etkilemeyecektir. Zaten bir eserle ilgili spoiler yemekten korkuyorsanız muhtemelen okuyacağınız eser okunmaya değecek bir şey değildir. Aksine iyi metinler ikinci ve üçüncü okumada kendini daha fazla sevdiren daha fazla anlamlandırılanlardır. Burada bahsi geçen popüler bir dram ya da polisiye değildir ve eser hakkında ne kadar çok ön bilgiye sahip olursanız okurken cebinizi o kadar çok doldurursunuz.)

Buraya kadar dikkatli okuyucuların fark edeceği üzere eser sinopsis olarak Tatar Çölü’ ne benzemektedir. Yani filme çekecek olursanız bu iki eser tek yumurta ikizi gibi görünebilir. Ancak edebi metinler – biraz iddialı görünebilir ama düşüncem bu- sanatın başka bir formunda hakkıyla ifade edilmesi mümkün olmayan eserlerdir. Yani Kayıp Zamanın İzinde’ nin Ulises’ in Niteliksiz Adam’ ın filmini yapabilirsiniz ama bu eserlerin orijinallerinin anlattıklarının kötü bir karikatürü olmaktan öteye gidemez. Tatar Çölü ile benzerlik yalıtılmışlık, beklentisizlik, varoluşçu sancıların ifadesi anlamında doğru bir değerlendirmedir. İki eser arasındaki 10 yıl içinde bir paylaşım savaşı yaşanmış, 1900lerin başlarında düşünce hayatında peyda olan anlamsızlık, absürdlük, değerlerin yitimi, büyük lafların-ideolojilerin geçersizliği artık evrensel bir boyuta ulaşmış, küreselleşme denen zırva ile anlamsızlık-değer yitimi dünyanın en ücra köşelerine sirayet etmeye başlamıştır. İki roman arasında aynı dünya görüşünün sivrilmesi-sertleşmesi dışında düşünsel anlamda ciddi bir fark görünmemektedir.

Ancak Sirte Kıyısı’ nı farklı bir yere taşıyan iki ayrı özellik mevcut. İlk olarak bu eser hem ciddi hem de absürd bir eserdir. Gerçeküstücü müdahaleler hikayeyi Tatar Çölü’nün verdiği mesajların ötesinde bir alana taşımaktadır. Şöyle ki bilinçdışının ve henüz gerçekleşmemiş olanın olanlara etkisi muazzam bir şekilde yansıtılmıştır. Tatar Çölü ve Godot’ yu Beklerken’ in kahramanları ıssızlıkta olmayacak bir şeyi beklerken bir şey yapmamakta ve varoluşçuluğun hiçliğe çalan sınırında anlamsız bir nöbet tutmaktadırlar. Sirte Kıyısı ise geleceğin şimdiye etkisiyle şimdiki zamandan korkulan geleceğe yönelen sürreal, zamanın döngüsel olduğu bir süreci ifade etmektedir. Bir diğer ve bana bu eseri benzerleri arasında daha üst düzeyde konumlandırmam gerektiğini ifade eden özellik ise eserdeki coğrafi kavramların ifadesi ve kahramanlara yaşattıkları. Rüzgar, Lagün, Çöl, Yanardağ hikayenin seyrini belirleyen aktif unsurlar dolayısıyla Aldo ya da Marino gibi hikayedeki karakterlerden birine dönüşüyor. Bu anlamda hikayeyi orijinal coğrafi betimlemelerle tamamlayan yazar yazına çok önemli bir eser bırakıyor.

İyi okumalar!
Tasvirler ve çok güçlü retoriklerle benzeli, aşkı, savaşı anlatan olağanüstü bir roman. II. Dünya savaşının ruhsal yıkımını, beklemenin ızdırap dolu endişesini ve aşk için yaşama çabasını dolu dizgin anlatan bir roman

Yazarın biyografisi

Adı:
Julien Gracq
Unvan:
Fransız Yazar
Doğum:
Saint-Florent-le-Vieil, Fransa, 27 Temmuz 1910
Ölüm:
Angers, Fransa, 22 Aralık 2007
1910'da Fransa'nın Loire bölgesinde doğan Julien Gracq, tarih ve coğrafya öğretmenidir. Romanlarında, coğrafi bölgenin insan üzerindeki etkilerini incelemiştir. Roman dışında, denemeler, düzyazı, şiirler ve tiyatro oyunları da kaleme almış olan Julien Gracq, Alman romantizminin ve gerçeküstücülüğün etkisinde kalmıştır. 1991'de Le Rivage des Syrtes başlıklı romanına verilen Goncourt Ödülü’nü reddeden, özenli üslubuyla içindeki bunaltıyı damıtan bu ilginç yazara göre dil, insanları buluşturan, birleştiren, onları mistik yoldan anlamayı sağlayan bir araçtır.

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 13 okur okudu.
  • 21 okur okuyacak.