Matt Ridley’nin 1993 yılında yayımlanan Kızıl Kraliçe: Cinsellik ve İnsan Doğasının Evrimi adlı eseri, evrimsel biyolojiyi yalnızca doğa üzerinden değil, insanın en karmaşık alanları üzerinden okumaya çalışan cesur bir kitap. Ridley’nin zoolog kimliği ile güçlü anlatıcılığı birleşince ortaya, akademik derinliği olan ama geniş okur kitlesine ulaşabilen bir metin çıkıyor.
Kitabın adı, Lewis Carroll’ın Aynanın İçinden eserindeki Kızıl Kraliçe’den gelir. Kraliçe’nin sunduğu dünya, durmanın bile gerilemek anlamına geldiği bir dünyadır. Bu metafor, evrimsel biyolojide temel bir ilkeyi simgeler: Canlılar yalnızca ilerlemek için değil, geride kalmamak için evrimleşir. Aynı yerde kalabilmek bile sürekli bir çaba gerektirir; hareket durduğunda, gerileme başlar. Rakipler, parazitler ve hatta eşler de aynı hızda değişirken, ilerleme dediğimiz şey çoğu zaman göreli bir yanılsamaya dönüşür.
Ridley’nin temel iddiası nettir: İnsan doğasını anlamak için cinselliğin evrimini anlamak zorundayız. Ve bunu anlamanın yolu da Kızıl Kraliçe dinamiğini, yani canlılar arasındaki bitmeyen evrimsel rekabeti kavramaktan geçer. Kitap boyunca her bölüm, bu ana fikre eklenen bir halka gibi ilerler.
İlk bölümlerde Ridley, insan doğasına dair temel bir varsayımla başlar: Tıpkı bir doktorun insan anatomisinin ortak bir yapıya sahip olduğunu kabul etmesi gibi, insan deneyimlerinin de belli ortaklıklar taşıdığını öne sürer. Aşk, kıskançlık, ihanet ya da statü arzusu… Bunlar kültürden tamamen bağımsız değildir; ama kültürün üzerinde yükseldiği daha derin bir biyolojik zemin de vardır. Bu noktada Ridley’nin yaptığı önemli hamle, “biyoloji mi kültür mü?” ikiliğini reddetmesidir. Çünkü kültür de evrimin bir ürünüdür ve bu iki alan birbirinden kopuk değil, iç içedir.
Kitabın merkezinde yer alan