Max Frisch

Max Frisch

Yazar
7.9/10
47 Kişi
·
145
Okunma
·
28
Beğeni
·
1.610
Gösterim
Adı:
Max Frisch
Unvan:
Gazeteci, Yazar, Mimar
Doğum:
Zürih, İsviçre, 15 Mayıs 1911
Ölüm:
Zürih, İsviçre, 1991
15 Mayıs 1911'de Zürih'te doğan Max Frisch, on altı yaşında yazmaya başladı. Alman dili üzerine eğitim görürken, yirmi iki yaşında babasının ölmesiyle gazetecilik hayatına atıldı. Böylece Doğu Avrupa'ya ilk araştırma gezilerini yaptı. Yirmi beş yaşındayken, Zürih Yüksek Teknik Okulu'na girdi ve 1941'de mimarlık diplomasını aldı. İkinci Dünya Savaşı sırasında İsviçre ordusunda görev yapan Frisch'in 1934'ten itibaren pek çok romanı ve tiyatro oyunu yayınlandı. Yazar 1958'de Almanya'nın en önemli edebiyat ödülü olan Georg Büchner ödülünü, 1976'da da Alman kitapçıların verdiği Barış Ödülü'nü aldı. Yapıtlarının tümünde çağının genel toplumsal bunalımlarını ve geleneklere dayalı düzene karşı uyanan kuşkuyu dile getiren Frisch, bugün çağdaş İsviçre edebiyatını dünya edebiyatında temsil eden en büyük isimlerden biridir. 1991'de hayatını kaybetmiş olan Max Frisch'in başlıca yapıtları şunlardır: Homo Faber, Stiller, Locarno'u Eczacının Düşü, Biyografi, Mavi Sakal, Adım Gantenbein Olsun.
Her şey hayat sözcüğünden ne anladığınıza bağlı!
Gerçek bir hayat, sararmış bir albümde değil de yaşayan bir şeyde biriken bir hayattır..
Öldürmemek için kaçtım ve öğrendim ki, zaten kaçmaya kalkışmam öldürmenin ta kendisiymiş..
Bir insanı, ya da en azından onun ruhunu öldürmenin çeşitli yolları vardır, bunu dünyadaki hiçbir polis anlayamaz.

Bunun için bir tek söz yeter, doğru anda açık yürekli olmak yeter.

Bir gülümseme yeter..
"Olguların dışına çıkmazsan," diyor avukatım, "O zaman gerçek de avcumuzun içinde olur, elimizi uzatsak tutabiliriz onu.."
424 syf.
"Beni okuma; pişman olacaksın ama yine de sen bilirsin, dilersen..."

Üstesinden gelemediğim olaylar aleyhime tekerrür ediyorlar. Konumlanamıyorum; süspansiyon sistemi dağılmış dört çeker gibiyim. Hakeza yaklaşırsanız sizinkini de dağıtırım!

Mart ayında kapısının önündeki libidinal kedilerin seslerini işitince, kedilere doğru:
"Miyavvv Miyavvv
Tellilerde alıvericem
Ufkufallarda alıvericem"
Diyen teyzeyi ne kadar anladıysam, hayatı da ancak o kadar anlayabildim.

İçimizdeki diğer kişiyle savaşırız ya, ha işte ben onu bazen kanlı canlı görürüm. Başkaları bana zarar verirken montofon gibi böğürür, en büyük kötülüğü kendime yaptığımda ise ses telleri olmayan zürafa gibi dertlerimi geviş getiririm; isteyip de haykıramadıklarım, yuttuklarım, hazımsızlık yapan geçmişte ne varsa mideden ağıza, ağızdan mideye slalom yapa yapa devinim halindedir. Bir alttan, bir üstten yakar.

Amerikan pasaportum var diye her deliğe girebileceğimi düşünürken, binmek istediğim trene bindirilmediğimde agresifleşip görevlinin suratına şamarı indirip, bittabi kodese postalanınca haddizatında altı yıldır kayıp olan heykeltıraş Stiller adında birinin ben sanılmasından mütevellit tutuklandığımı öğrenmemle anlaşılmaz bir mevzunun içine dahledilmem... Hayır, sorun bunlar değil!

Röprodüksiyon çağındayız; gezdiğimiz şehirlerin caddelerini tarif etmemizin orda evvelinde bulunmuşluğumuzu kanıtlamaması, Stiller'ın karısının dahi beni kocası sanması, beni heykeltıraş zannetmesinler diye avluda bir dal parçasıyla kuma şekiller çizmekten bile imtina eder olmam... Yok, yok sorun bunlar da değil!

Stiller'dan bahsetmeden önce karısından bahsedeyim; adı Julikaymış. Tüberküloz hastası bir balerin. Bir süre dans etmemenizin, ışıklı gösterilerden söz açmamanızın, tumturaklı gecelerini insanlığın en büyük olayı olarak görmemenizin pahalıya patladığı bir hayatın, yanılsamanın içinde olmayı seçmiş. Hülasa, akciğerinizin olmamasının bir kıymeti yoktur böyleleri için. Julika'ya doğru çekilmiyor değilim fakat bana Stiller'a olduğu gibi istediğince davranabileceğini düşününce sırf inat olsun diye söylediklerinin tam tersini yapmak istiyorum; bu hissiyatı bilirsiniz. Sonra durduruyorum ama kendimi. "Çünkü inat, gerçek bağımsızlığın tam tersidir." Karşınızdaki kişi sizin bu huyunuzu bilirse istediklerini size yaptırmak için kendisine hiç uygun gelmeyen bir şeyi kendi düşüncesiymiş gibi aktarıp siz her nasıl olsa karşıt görüş belirtirsiniz diye istediklerini yaptırabilir pek ala. Özgür olduğunu düşünürken bir bakmışsın bağımsızlık gidivermiş. Bu suyun kenarında çok dolaşmayın bence. Ne diyorduk? Julika, müteveffaların günlük hayatı etkilemediği bir sanatoryumda kalırken kocası tarafından terk edilmiş, meyusluğa itilmiş.

Bunun kocası sevgi sözcüklerinin arkasına saklanarak şehvet duygusunu Julikada uyandırmaya çalışmış, öpücüklerinin altında onu eritemeyince ona uzun zamandır aşık olan birinin kucağına itmek için ikisi arasındaki ilk buluşmayı dahi ayarlayacak kadar ileri gitmiş. (Bundan evvel, unutmadan söyliyeyim, kocası tüm doğada insan cinsi dışında hiçbir dişi yaratığın orgazm yaşamadığına ilişkin bir imada bulununca Julika kırılmış tabii. Sen hayvan mısın diyor anlayacağınız.) E bu kadarı fazla ama değil mi? İstediklerini alamadığı için onun kadın olup olmadığını denemek istedi heralde. Yook, itildiği kucağa oturmadı Julika ama... Tüberküloz olan birinin dünyaya çocuk getirmek istememesi anlaşılabilir. Sadece bu psikoloji bile onu birazcık frijitliğe itmiş olabilir. Julika'yı hayatları, duruşları her ne kadar farklı olsa da İklimler 'in Isabelle'i gibi sevdim. Bilmiyorum neden?

Şimdi de araya ipi kopmuş bir evlilik koyayım, şöyle ki, Evlilikte serbestlik(!) ne anlama geliyor? Bir erkeğin karısını özgür bırakması yücegönüllülük müdür? Kadın "Ben serbestlik istemiyorum, ben kocamın gözünde 'herhangi bir' kadın olmak istemiyorum." demesine mukabil onu başıboşluğa sevk edersen ne olur? Bu adamın yaptığına ne demeli? Maskaralık? Yetmedi mi? Sen peşkeşçi dersin, öbürü godoş der, ben de dasnik derim...

Ve Stiller..."kendisi olmak istemiyor. Kişiliği oturmamış; bu yüzden köktenciliğe eğilimli. Zekası vasat, ancak kesinlikle işlenmemiş, fikirlerine güveniyor, zekasına özen göstermiyor, çünkü zeka insanı karar vermeye zorlar. Zaman zaman korkak olmakla suçluyor kendini, sonra birtakım kararlar alıyor ama uymuyor bunlara. Kendi kendisini kabullenmeyen hemen hemen herkes gibi o da bir ahlakçı. Bir savaşçı olduğunu kendi kendisine kanıtlamak için bazen gereksiz tehlikelere atılıyor, ya da ölüm tehlikesine giriyor. Hayalgücü çok geniş. Kendisinden aşırı şeyler beklediği için klasik aşağılık korkusu içinde, borçlu kalma biçimindeki temel duygusunu da bir derinlik, hatta dindarlık olarak görür. Sevimli bir insandır, çekicidir, kavga etmez. Eğer çekiciliği işe yaramazsa, kendini hüznün kollarına bırakır. Samimi olmak ister. Samimi olmak için duyduğu o dindirilmez arzu, başkalarında olduğu gibi onda da bir tür yalancılıktan kaynaklanmaktadır. Zaman zaman öyle içten davranır ki, nerdeyse dışavurumcu olur, kafasındaki tek düşünce özellikle samimi davranmak, başkalarından daha samimi olmak ve böylece bir noktayı, can alıcı noktayı aşabilmektir. Bu noktanın, bu kara deliğin tam yerini bilmez, o hep vardır, olmasa bile yine de korkar ondan. Sürekli beklentiler içinde yaşar. Her şeyi sallantıda bırakmaktan hoşlanır. Nerede bulunurlarsa bulunsunlar, akıllarına başka yerlerin de ne kadar güzel olduğu düşüncesi gelmeden edemeyen türde insanlardandır. Bulunduğu andan, en azından ruhsal bakımdan, uzak durur. Yaz mevsiminden hoşlanmaz, sonbaharı, alacakaranlığı, hüznü sever, bağlandığı ilke geçiciliktir. Kadınlar onun yanındayken kolaylıkla anlaşıldıkları duygusuna kapılırlar. Erkekler arasında pek dostu yoktur. Erkeklerin arasındayken kendini bir erkek gibi duyumsamaz. Ancak yetersiz olmak konusundaki temel korkusu yüzünden kadınlardan da korkmaktadır. Elinde tutabileceğinden fazlasını fetheder, kadın arkadaşı onun sınırlarını sezdiği anda bütün cesaretini yitirir; olduğu gibi sevilmeye hazır değildir, beceremez bunu, bu yüzden de kendisini yürekten seven her kadını elinde olmadan ihmal eder, eğer o kadının sevgisini ciddiye alırsa, bunun sonucu olarak kendini olduğu gibi kabullenmek zorunda kalacaktır, ama buna hiç istekli değildir!" Yeteeerrrrrr. Terledim ha! Avrupa Yakası'nın Dilber halası gibiyim zaar...

Bir dakika! Yine de bir kere olumsuzlama yapayım da içimde kalmasın: Ben Stiller değiiiilliiiim! Hapisteki pezevengin mütemadiyen namustan dem vurmasına benzetmeyin söylediklerimi, istirham ediyorum! "Öldürme güdülerimi C. G. Jung'dan, kıskançlığı Marcel Proust'tan, İspanya'yı Hemingway'den, Paris'i Ernst Jünger'den, İsviçre'yi Mark Twain'den, Meksika'yı Graham Green'den, ölüm korkumu Bernanos'tan ve hiçbir yere varamamamı Kafka'dan ve geri kalan her tür şeyi Thomas Mann'dan öğrenmediğimi, lanet olsun, avukatıma nasıl kanıtlayabilirim?" Ben onların Stiller'i değilim! Aslında beni sadece Julika'nın başkalarıyla karıştırmaması yeterdi... Ehvenişer!

Bağımsızlığa bilinçli tercih diyen de var, onaylanmış bir kısıtlama diyen de. Zira bir evren yaratarsın kendine; dışına çıkınca özgürlüğün elden gidecek gibi gelir sana. Ya da  #44458860 Yeğlemek senin. Tefsirini sen yap. Kim olduğuma ben bile karar veremezken, benimle ilgisi olmayan biri gibi rol yaparak teslim mi olmam gerekiyor özgür olabilmem için? Bakacağız... Ortadan kalktığına kani olduğumuz tercihler bir yanılsama olabiliyor bazen. Let the begin Parçalanma...

Kitabın epigrafı ile sahneden çekilmek isterim. Kierkegaard oğlan der ki:
"Bak, kendini seçmek işte bu yüzden çok zordur; çünkü bu seçimde mutlak soyutlanma ile en koyu süreklilik arasında hiçbir fark yoktur; çünkü bu seçimi yaparken, bir başka şey olmak, daha doğrusu kendimizi bir başka şeye dönüştürmek yolundaki tüm olanaklar ortadan kalkar."

Yazdıklarım kabız ettiyse laksatif,
Sakinleşmeye ihtiyacınız varsa sedatif önerir
Hepinizi alter egolarınızdan öperim!
424 syf.
·Puan vermedi
İki kişiyi birbirine bağlayan bir boşluk tanımı yapmak kolay değildir. Genelde iki kişiyi bağlayan başka bir şey olduğu düşünülür. Oysa o boşluk etrafında elele tutma ihtimali birbirimize bağlıyor bizi belki de. Tanımsız bir boşluk, içine onu bunu soktuğumuz, eşyanın tüm var oluş biçimlerini koyduğumuz ve asla dolmayan boşluk.
Bir şeyi anlatmak için daima birkaç çıkış noktası ararız. Kendimizi tanımlarken bile bu böyledir. Çünkü sınır tanıma çizgisi olması yanında temas noktasıdır. Birbirine deyip duran çizgiler birbirini kesen çizgiler birbirini yok eden çizgiler. Elbette bir gerçeklik zemini ararız bu sınırları çekerken. Kendimizi anlatmanın bir yolunu aramak da bulardan biridir:

“İnsan her şeyi anlatabilir, yalnız gerçek yaşamını anlatamaz;-bizi arkadaşlarımızın bizi gördükleri ve yansıttıkları gibi kalmaya mahkum eden, bu olanaksızlıktır işte; o dostlar ki beni tanıdıklarını ileri sürerler, kendilerini arkadaşım olarak tanıtırlar, değişmeme asla izin vermezler ve sırf “seni tanıyorum” diyebilmek için (anlatamadığım, dile getiremediğim kanıtlayamadığım) her mucizeyi berbat ederler.”

Kendimizi anlatmak yanında herkesin etrafında ruhunda oluşan boşluklara basmadan ilerlemek zordur. Bu boşluk ikili ilişkilerde de hep vardır var olacaktır. Ben ve sen olmak zor iştir vesselam:

“Her ben , dolaylı bir şekilde bir seni anlatış, bir senden yakınıştır.
Çünkü benim yerim seninle onun arasındadır.
Ve o değildir bana yakın olan, sensin.
Ben ben olsam dilbilgisi kitaplarındaki tekil şahıs zamirlerini şu
sıraya göre düzenlerdim.
Sen, ben, o!
Başta sen gelir, çünkü ben diye bir şey yok sen olmadıkça.
Her ben, ben'liğini sen'le anlar.” Behçet Necatigil.

Oysa ilk temas ne kadar güzeldir ne kadar naif bir başkadır ilk dokunuş ilk öpüş. Bir boşluğu doldurma hissidir. Mesela kollarının arasındaki boşluk dolunca kucak olur. Gamzenin kenarına tutununca güzel olur. Avuç ancak bir başka yanakla dolunca sıcak olur; oysa kendi yanağı ile dolu bir boşluk sıkıntılıdır ya da düşünceli ya da üzgündür. Kişisel gelişimin belki de en önemli başlangıcıdır ikili ilişki anne ile başlayan.

“İlk yaklaşmanın verdiği bu ürperti harika bir şeydir hep, dünyanın üstünden sihirli bir değnek geçer gibi olur, dünya sanki boşlukta süzülür, alçak sesle söylenmiş ama her sesi bastıran bir şey gibidir. Hiç düşünmeden, bu beklenmedik mutluluktan başım dönerek, ona hafifçe dokunuşun dışında neredeyse hiçbir şey algılamadan, elimi onun omzuna koydum. O ilki “sen” sözcüğüne alışana kadar, o sözcüğün artık özel bir tınısı kalmayana kadar, mutluluk dolu bir an boyu, insan kendini herkesle kardeş gibi görüyor, hatta Viski getiren garsonlar bile; dünya yüzünde asla iki yüzlüleye gerek yok diye bir duyguya kapılıyorsunz, huzur dolu bir coşku sarıyor içinizi. İçinde bulunduğunuz hapishaneyle eğleniyorsunuz!”

Oysa insanlar bu ilk an ilk heyecandan sonra bir kalıba sokuyor karşısındakini. Başka biri oluyor ya da asla karşısındakine sormadan bir başka sen yaratıyor boşluğun kenarında. Özgür ifade ettiğini sanırsın kendini kendini özgürce ifade ettiğini ya da. Oysa farklı bir tecelli vuku bulmuştur ister istemez.

“Kendimden başka biri olmadığıma çevremi inandırmaya çalıştığım sürece, doğal olarak yanlış anlaşılmaktan korkarım, bu korku yüzünden o çevrenin tutsağı olurum… İnsan, yorumunun tamamen dışında olan mutlak bir merci olduğuna emin olmadıkça, mutlak gerçek diye bir şeyin var olduğuna emin olmadıkça, özgürlüğe ulaşabileceğimizi asla düşünemem.”

Kişi özgür bir boşluğun sarkaçında gidip gelirken bir sürü insanla tanışır. Hayatına bir sürü insan sokar çıkarır bunlar bizi biz yapan geçmişin birer parçasıdır. Biz olmaktan vaz geçene kadar elbette. Peki ne zaman vazgeçeriz biz olmaktan kırılma anı nedir bilinnez ama bir çok belirti vardır bu noktaya gelinceye kadar:

“Susan kişi suskun sayılmaz. Susan kişi kim olmadığının farkında bile değildir.”

Susmak belki de bir kırılma anıdır, bir başkangıç bir sürü denemenin ilk adımı. Kendini tanımaya başlamanın ilk adımı ve bu daima yetmez:

“İnsanın o güne kadar olan yaşamına yavaş yavaş ya da ansızın yabancılaştıran şey, kendini tanımasıdır ve bu tanıma ilk adımdır, atılması zorunludur, ama kesinlikle yeterli değildir. Tam da bu adımı atıp kalan salt kendini tanımanın verdiği melankoliyle yetinen ve bu kandini tanımaya olgunluk süsü veren ne çok insan tarırız!”

Yavaş bir süreçtir bu bir sürü acı kaynağı belki de en çok da bir vazgeçme sürecidir etrafınızdan kendini soyutlama ve en yakınına bile bir “yabancılaşma” süreci. Acı insanı daima pozitif etkilemez boşlukta sallanırken oluşan acı bazen katlanılmaz bir hal alır:

“İntihar bir yanılsamadır. Anlam şu ki: Boşluğun beni taşıyacağına güvenerek uçmak zorunda olmak, yani kanatsız olarak atlamak, öylece boşluğa atlamak, hiç yaşanmamış bir hayata, ihmal yüzünden işlenen suça atlamak, beni taşıyabilen tek gerçek şey olan boşluğa atlamak...”

Boşluğa atlamazsında kafana bir kurşun sıkarsın bazen. Ama hedefi bulmaz o kurşun. Yan etkisi ise geçmişini kaybetmek olur. Çekip gitmek yetmemiştir çünkü sevdiğin “yüce” varlıktan kopmak için. Sevginin yüce nesnesi seni yerden yere vurur kendi suskunluğu ve boşluğu ile. Birilerinden önce sen onu yanlış anlamış yanlış bir yere koymuşsundur. Susması ve seni sevmesi yalnızca sevip değer vermesi bile tatmin etmez seni. Çünkü başlangıç yanlıştır gerçeklik zeminin hatalıdır. Kendini tanımıyorsundur. Kendini tanımaya başladığın anda başlar yabancılaşma kendine ve sevginin yüce nesnesine.
Kendi olmayı inkar eden bir adamın öyküsü bu uzun bir kayboluş ve inkar öyküsü her ayrıntısını geriye dönüp hatırladığın fakat bunlara dışardan baktığını düşündüğün anların öyküsü. Kendinle hesaplaşmanın öyküsü uzun ve yorucu bir yol öyküsü. Amnezik bir hikayeyi sonradan parça parça gözyaşı ve acı ile tamamlama öyküsü. Kimin gerçek kimin hayal olduğunu anlarken yaşadığın tüm zorlukların uzun bir manzumesi.
Keyifli okumalar!
220 syf.
·6 günde·Beğendi·8/10
Homo Faber, alet yapan insan anlamına gelir ve insanın daha çok teknik ve rasyonel yanına vurgu yapar. Romanın baş karakteri tüm bu özelliklere uyan bir mühendistir. Ancak yaşam sadece teknikten ibaret değildir ve insanın tüm kararları da rasyonalite yani akıl tarafından belirlenmez. Kitap temel olarak bu gerçekliği modern çağın insanının yüzüne sert bir üslupla çarpan bir eser. Sayılamayanın, hesaplanamayının ve elimizde olmayanın yaşamımız üzerinde ne kadar büyük etkileri olabildiğini anlamayan modern insana yapılmış bir gönderme.
220 syf.
·3 günde·9/10
Edebiyatta yereden roman kahramanlarını okumayı görev adettiğim için Max Frisch'in bu ünlü yapıtını okudum.Roman kahramanı Walter Faber gazetecilik yapan,film çeken,mühendis ve Amerikan yaşama tarzını benimsemiş bir karakter.Hanna adındaki sevgilisi ona "Teknik İnsan" anlamına gelen "Homo Faber" diyor.O da bu ismi gerçekten hakediyor.Herşeyin matematikle,rakamlarla,
istatistikler hesaplamalarla çözülebileceğine,kader,tesadüf diye birşey olmayacağına inanıyor.Yüzeysel ilişkileri tercih ediyor,hayatına kalıcı olarak hiçbir kadını dahil etmiyor.Ama Türk filmi deyimiyle kader ağlarını örüyor ve Homo Faber son derece trajik,ölümcül bir günah yaşıyor.Tüm olanları onun gözünden ya da hiç ayırmadığı kamerasından görüyoruz.Adım adım değişmesi,yine de değişmediğini kendine isbatlama çabaları.. Hanna'yı tekrar görünceye kadar herşeyi inkar etse de tüm çıplaklığıyla gerçekleri,zavallılığını kabul ediyor..Bir yanda hiçbirşeye dokunmadan,hiçbirşeyi doyasıya yaşamadan filme alıp sonra seyrederek yaşadığını zannetmek diğer yanda doğayı,yaşamayı seven iki kadın Hanna ve Elizabeth.. Edebiyatın kilometre taşlarından usta işi bir kitap..Beni sardı ve bu karakteri tanımasaydım eksik olacağımı düşündüm.Ancak edebiyatın klasiklerini sevenlerden değilseniz bu kitabı okumaktan da zevk almayabilirsiniz.
220 syf.
·22 günde·Beğendi·7/10
Homo Faber modern zamanın insan hayatından aldıklarını ve insan hayatına kattıklarını çok etkileyici bir kurguyla anlatan bir roman. İnsanoğlunun bilime olan güveni ile kadere olan bakış açısı arasındaki çatışma daha sarsıcı şekilde anlatılamazdı.
%52 (113/220)
İsmiyle dikkatimi çeken, arka kapağını okuduktan sonra " ayakları hep yere basan, salt akla inanan, dünya görüşünü yalnızca teknolojinin ve matematiğin verileri üstüne kuran modern insan trajedisini sergiler" cümlesiyle bu kitabı kesin okumalıyım dediysem de kitabın ilk yarısında nerdeyse önem arzeden hiçbir şey okumadım. Sadece olaylar anlatılıyor, ancak konuyla alakalı değil başından geçenler yazılmış sadece, bunalarak yarısına kadar okuyabildim, hala tereddütlüyüm devam edip etmemekte ama vaktimi başka kitaplarla değerlendirmek daha yerinde olacaktır.
220 syf.
·Beğendi·8/10
Hayatta her şeyin hesaplara tabi olduğuna inanan bir adamın tesadüfler karşısında hayatının nasıl yön değiştirdiğini anlatan bir kitap. Bence tesadüflerin de bir hesabı var bu bir gerçek. Fakat mesele bizim bu hesapların çoğunu olay gerçekleştikten sonra öğrenmemiz. Kahramanımız Faber ise bu hesapları önceden bileceği düşüncesine kapılma hatasına düşüyor. Kitabın anlatımı güzel, sürükleyici. Salt akla inanmanın ve tesadüfleri yok saymanın doğurabileceği sonuçları böyle bir ilişki biçiminden ziyade daha normal bir ilişki biçimiyle anlatılması bence daha güzel olabilirdi. Yine de okuduğum güzel kitaplar arasına girdi.
220 syf.
·6/10
İlk başlarda güzel daha sonradan pembe dizilerin senaryosuna bağlayan ilginç bir kitap. kitap bir nevi 21. Yüzyılın oidipus sendromunu işliyor...10/6
120 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Kitap 1-2 hafta önce çıktı ve ne yazar hakkında bilgim ne de kitap hakkında fikrim vardı. Kitabı okumaya iki nedenle karar verdim birincisi kitabın yazarı Max Frisch için biyografisini okurken “ Brecht sonrası tiyatronun en önemli isimlerinde birisiydi denmesi ikincisi ise Can Yayınlarının kitap tanıtımında yazdıklarıydı.
“Hiçbir zaman yerine getirilmeyen ve bu yüzden de iktidar devralmayı hep bir ilerleme olarak göstermeye yarayan bir sürü laf ve büyük vaat vardır. Devasa bir bürokrasinin, şekilsiz bir yapının içinde benliğini, kimliğini yitiren insana anlamlı bir tutunma noktası bulunabilir mi? Sistemin içinde kaybolan insan nasıl direnebilir?
Max Frisch, Kont Öderland’da bizi iktidar ve sembolleri üzerine düşünmeye çağırıyor. (Tanıtım Bülteninden) “

Kitap 12 bölümden oluşan bir tiyatro oyunu, okuması ve anlaşılması zor bir kitap değil ancak üzerinde uzun uzun düşünmemize neden olan göndermelerde bulunuyor.
Örneğin
“Özgür olmak için iktidarı devirenler, özgürlüğün karşıtı iktidarı devralırlar”
Kont Öderland oyunu Balta ile bekçiyi öldüren banka çalışanının yargılanmasında görevli Savcı’nın katilin davranışını sorgulamasıyla başlıyor. Rutin bir hayatı olan ve herkes tarafından sessiz, sakin saldırgan olmayan birisi olarak tanımlanan katilin cinayeti neden işlemiş olabileceğini sorgusu ile başlıyor. İnsanların gerçekte birçok davranışlarını kendilerinin bile anlamlandırmakta zorlanacağını, Bir insanın dış dünya ile olan ilişkilerinde farklı kimliklere bürünebileceği hatta toplumun ona bir kimlik verebileceği ve onun da bu kimliği sahiplenip, ona uygun davranabileceği gibi oyunda birçok farklı göndermeler var.
Kitabın ilerleyen sayfalarında bir general katile neden balta diyor, katil topum yoktu diye cevap veriyor. Bu diyalogla yazar bir insanı öldürmemin ağır cezası varken yüzbinlerce, milyonlarca insanın ölümünden sorumlu olanların hiç hesap vermiyor oluşuna dikkat çekiyor.
Oyun da iktidar, devlet, özgürlük, rutinleşmiş yaşamlar, birey, insan ilişkileri, vb. gibi çok sayıda gönderme var.
144 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10
Kendi yaptığı hatanın cezasını oğluna çektiren bir baba, bilmeden kendi kız kardeşine aşık olan ve yahudi asıllı olduğu söylendiği için çevreden hor görülen Andri. Çok üzücü ama almanlarin yahudilere karşı tutumunu bir kere daha göz önüne seriyor.

Yazarın biyografisi

Adı:
Max Frisch
Unvan:
Gazeteci, Yazar, Mimar
Doğum:
Zürih, İsviçre, 15 Mayıs 1911
Ölüm:
Zürih, İsviçre, 1991
15 Mayıs 1911'de Zürih'te doğan Max Frisch, on altı yaşında yazmaya başladı. Alman dili üzerine eğitim görürken, yirmi iki yaşında babasının ölmesiyle gazetecilik hayatına atıldı. Böylece Doğu Avrupa'ya ilk araştırma gezilerini yaptı. Yirmi beş yaşındayken, Zürih Yüksek Teknik Okulu'na girdi ve 1941'de mimarlık diplomasını aldı. İkinci Dünya Savaşı sırasında İsviçre ordusunda görev yapan Frisch'in 1934'ten itibaren pek çok romanı ve tiyatro oyunu yayınlandı. Yazar 1958'de Almanya'nın en önemli edebiyat ödülü olan Georg Büchner ödülünü, 1976'da da Alman kitapçıların verdiği Barış Ödülü'nü aldı. Yapıtlarının tümünde çağının genel toplumsal bunalımlarını ve geleneklere dayalı düzene karşı uyanan kuşkuyu dile getiren Frisch, bugün çağdaş İsviçre edebiyatını dünya edebiyatında temsil eden en büyük isimlerden biridir. 1991'de hayatını kaybetmiş olan Max Frisch'in başlıca yapıtları şunlardır: Homo Faber, Stiller, Locarno'u Eczacının Düşü, Biyografi, Mavi Sakal, Adım Gantenbein Olsun.

Yazar istatistikleri

  • 28 okur beğendi.
  • 145 okur okudu.
  • 7 okur okuyor.
  • 172 okur okuyacak.
  • 4 okur yarım bıraktı.