Mine Sultan Ünver

Mine Sultan Ünver

Yazar
8.3/10
101 Kişi
·
305
Okunma
·
21
Beğeni
·
2219
Gösterim
Adı:
Mine Sultan Ünver
Unvan:
Minyatür Sanatçısı
Doğum:
Çankırı, 1980
1980 Çankırı doğumlu. Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde lisansını, aynı üniversitenin Geleneksel Türk El Sanatları bölümünde yüksek lisansını tamamladı. Minyatür, tezhip ve ebru gibi geleneksel sanatlar üzerine serbest sanatçılardan ve Kültür Bakanlığı atölyelerinden eğitim aldıktan sonra minyatür sanatçısı olarak yurtiçinde, ABD’nin birçok eyaletinde ve Avrupa’da toplam 10 sergi açtı. Minyatür dalında Türkiye çapında iki ödül kazandı. New York ve Washington şehirlerinde yaklaşık iki yıl yaşadıktan sonra Avrupa şehirlerinde kısa süreli ikamet etti.

Üniversite yıllarında başladığı iş hayatına devam etmekle birlikte çeşitli dergiler için edebiyat, sanat ve tarih alanında öne çıkan simalarla söyleşiler hazırlayıp düzenli olarak kültür-sanat ve gezi yazıları yazıyor.
Kendimle kavga edip cahilliğime şaştım:
Aşkı her yerde ne çok aramıştım...
Meğer aşk, aranacak bir şey değil, içine düşülen bir şeymiş...
Hüsn ü Aşk gibi takdir üstüne takdir alan bir mesneviyi kaleme alan benim...
Fakat, Bayhan Sultan'ın ahvalinde sevdama karşılık olduğunu anladığım şu an, fani ömrümün en mesut anlarından biri...
Bu vakit ben ne Mevleviyim, ne beliğ, ünlü bir şair ne de Esad Galip'im...
Ben yalnızca sol yanından kıvılcım alıp ateşle tüm bedeni tutuşmuş, mesut, bahtiyar, tedirgin bir âşığım...
288 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10
Kısmen Spoiler içerir.

Şeyh Galib Esad (1757-1799)
İstanbul doğumlu, mevlevîliğe bağlı, 26 yaşında Hüsn-ü Aşk adlı mesnevi şaheserini yazmış, Aşk’a aşık bir adam.

Beyhan Sultan (1765-1824)
3.Mustafa’nın kızı, 3.Selim’in kız kardeşi, 1.Abdülhamid’in yeğeni ve Halep Valisi eski Silahtar Mustafa Paşa’nın eşi.

Galib Esad şiirleriyle, terbiyesiyle ve ilmiyle saray ahalisi tarafından hep takdir edilmiş. Gün gelmiş yerdeki gözlerini kaldırıp karşısındaki Beyhan Sultan’a nazar etmiş. Bir bakış bir ömre yetmiş. Hak aşkını arayan Galib, beşerî aşka düşüpte yanlışa meyletmekten korkup Konya Mevlânâ Dergâhı’nda 1001 gün sürecek Çile’ye girmiş. Hak aşkına giden yolun, Hakk’ın yarattığı bir güzelliği sevmekle, onun suretinde Hakk’ı görmekle, yanmakla, tükenmekle olduğunu çok sonra idrak etmiş. Kavuşmak ümidi ile Çile’yi tamamlayamadan (2-2,5 yıl sonra) çıksa dahi vuslat mahşere kalmış.

Hanedan mensubu Beyhan Sultan’ın kaderine ise sarayın çıkarlarını iyileştirecek bir başka izdivaç düşmüş. Yüreği kan ağlaya ağlaya, kabul etmiş. O kendini bu acıyla zenginliğiyle har vurup harman savuran bir hayat tarzıyla avuturken; Galib bir o kadar tükenmiş, büyümüş. Beyhan’ın cismi gitmiş, geriye bir tek Aşk kalmış.

Nâr-ı Aşk, mutsuz sonla biten bir roman.
Belki de ‘mutsuz sonsuz’lukla bitti, bilemiyorum...
Dönemin büyüsüyle, sevginin gerçekte ne olması gerektiğiyle dolu, naif, hoş bir romandı. Aslında bence hikayenin kendisi, romandan daha güzeldi. Günümüzde artık çoğu kişinin inanmadığı aşkın tarifinin çok güzel yapıldığı cümlelere sahipti.

Ben yalnızca bazı kısımları anlamsız ve sıkıcı buldum. Okuyanı daha çoktur diye şöyle örnek vereyim ki kitap Elif Şafak’ın Aşk’ı biçiminde yazılmış. Anlatıcı sürekli değişiyor, bölüm bölüm. Benim anlamsız bulduğumsa eşyalara da bölümler verilmesi. Bir beyaz mendil birşeylere tanık olmuş gibi hikayeye dahil oluyor, hislerini söylüyor? Veya seccade, ateş, sarmaşık, tennure, vs... Bunlar olmasa gerçekçiliği daha inandırıcı olabilirmiş...

Yazarın okuduğum ilk kitabıydı. Puanım derecesinde beğendim.
Tavsiye ederim.
240 syf.
·Beğendi·8/10
17. yy'da yaşanmış bir aşk hikayesi. Melek Ahmet Paşa ve Esmahan Kaya Sultan 'ın aşkı.Her karakter kendi iç dünyasını aktarıyor.
Kösem Sultanın tahtı elinde tutmaktan başka bir çok meziyetinin olduğunu, harem hayatının sanıldığından daha kompleks bir yapıya sahip olduğunu, sultanların bunca lüks ve şatafat içinde aslında ne denli mahsun olduğunu görüyoruz. Osmanlıyı sadece yedi cihana hüküm sürmekle şahlandıramayız ya!Yaşanılan olaylar,fermanlar,cezalar,sevdalar... Kendine münhasır yaşayış ve anlayışla bu dönem binlerce sırrı da kendisiyle götürdü. Işte bazıları hatıralardan silinmiş, unutulmaya yüz tutmuş hikayeleri güzel bir üslupla bize sunuyor.

Hem romanın ince, zarif bir üslupla kaleme alınmış olması hem de maddeden uzak bir bağlılığın hassasiyetle aktarılması kitabı değerli kıldı benim için.

Dikkat ettiyseniz televizyondaki onlarca dizi hep birbirinin tekrarı. Figüranların eline düşmüş kalitesiz projeler. Öznellikten ve içtenlikten uzak. Sonunu ilk görüşte tahmin ettiğimiz görüntü cambazlığı. insanın senaryo yazası geliyor değil mi? Halbuki hayatları filmlere, dizilere konu olacak onca yaşanmış, gerçek hikayemiz varken...
Keyifli okumalar

"Savaş barışı getirir miydi? Ölümün, vahşetin gölgelediği bir aydınlık mümkün müydü, öldürerek bir gelecek kurmak ihtimali sahiden var mıydı? Allah her şeyi hepimize yetecek kadar yaratmışken paylaşamadığımız neydi?"
Peki ya yeryüzünde nizamı, adaleti yaymak, mazlumları zalimlere karşı korumak için kimi zaman savaşmaktan başka bir çare var mıydı?
"Kaderi tenkit eden başını örse vurur kırar Paşa... Rahmeti itham eden de rahmetten mahrum kalır. Ameline dikkat et, şu âlemde ömrümüz ne kadar ki!"
.
224 syf.
·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
Endülüs nedir, Endelüs’ün galatı olmaktan başka?
Hatırlayamadığımız, anlatamadığımız bir rüya mı, yoksa acı bir gerçek mi?
Endülüs tasavvuruna sahip olmayışımızdan kaynaklanan bir uzak diyar! Dost gibi görünenlerin aslında fırsatını bulduklarında, hoşgörümüzü nasıl istismar edeceklerinin de yaşandığı bugünkü Türkiye gerçeğini anlamamıza yardımcı olabilecek tarihsel bir süreç.
Endülüs aşk demek, Endülüs medeniyet. Kaynağını, gücünü aşktan alan, insanlığın ulaştığı müstesna bir medeniyetin zirvesi. İber yarımadasında, bugünkü İspanya ve Portekiz’i içine alan bölge’de Müslümanların kurduğu yüksek bir medeniyetin adı. Endülüs gerçek bir zirve...
İfratla tefrit arasındaki insanoğlu İslâm’la müşerref olduktan sonra aydınlandı. Bu aydınlık, dalga dalga dünyaya yayıldı. Endülüs, ilimde, sanatta, edebiyatta, felsefede olağan üstü bir yerde. Bugün bile ışığını görebilecek, seviyesini anlayabilecek durumda değiliz. Her ırk, dil, din ve cinsteki insanın ulaştığı sınırsız hürriyetin beşiği. Herkes birbirine saygılı; tabir caizse kurtla kuzu yan yana. Konuşuyor, tartışıyor, üretiyor, yazıyor, çiziyor; eser meydana getiriyor. Hoşgörünün ve daha birçok şeyin zirvesi...
O zirve bize neden uzak? Neyi unuttuk, yahut hatırlamak istemiyoruz? Gemileri yaktıran o müthiş kumandanı, Tarık Bin Ziyad’ın hatırası hâlâ hafızalarımızda tazeliğini korurken? Nedendir Endülüs’ün ülkemizde pek bilinmemesi? Önümüze çekilen perdeler mi, yoksa hatırlamak istemediğimiz faciaları unutmak için biz mi sırtımızı döndük ona? Hâlbuki yönümüz hep batıya idi...
Endülüs sayesinde ilim, sanat, felsefe ve sanatla tanışmıştı Avrupa...
Ama her şeyin bir zevali ve sınırı var. Hoşgörünün de. Güçlü iken takip etmeniz gereken siyaset hoşgörü değil! Ancak zayıflar hoşgörüden istifade eder. Endülüs, gücünün zirvesinde ve bunları aklına bile getirmiyor. Gün gelip devran dönünce bu hoşgörünün cezasını çekecek. Tıpkı Bosna gibi. Milyonlarca Müslüman öldürülecek, yok edilecek, binlercesinin ırzına geçilecek, milyonlarcası zorla Hıristiyan yapılacak. Binlerce Müslüman ve Yahudi Büyük Osmanlı’ya sığınarak canını kurtarabilecek.
Endülüs zulmün son kertesi. Endülüs kıpkızıl bir kan deryası. Endülüs Engizisyon. Endülüs vahşet. Endülüs, hani şu sakız gibi çiğnenen o kelimenin, soykırımın daniskası. Dünya dünya olalı böyle bir vahşet yaşamadı. İnşallah yaşamayacak da...
Endülüs’te İslâm var. Endülüsler, Osmanlı; Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler var.
Endülüs’te aşk var.
Endülüs estetik...
Endülüs felsefe...
Endülüs tasavvuf...
Endülüs, sanat, edebiyat, şiir demek... Ve özellikle mimari; şehirler, saraylar, bahçeler, camiler demek. O bahçeler ki on asır öncesinde, daha elektrik icat edilmemişken gündüz gibi aydınlatılmıştı...
Endülüs, yüksek bir medeniyete hasretin adı.
Endülüs hazin bir hikâye. Acı hatıralarından dolayı unutmak istediğimiz bir roman külliyatı...
Endülüs, Müslümanların kendisine yapılanları unutma saflığının en açık belgesi.
Endülüs’te hazin hikâyeler var. Yazılmamış destanlar var.
Endülüs, Üzülme! Dünya Durdukça Hatırlanacaksın!
İşte yüzyıllardır ihmal edilmiş, usta kalemlerce yazılmayı bekleyen Endülüs’ün yazılmamış destanlarından biri yazıldı. Mine Sultan Ünver[1], “Hilalin İki Ucu/Osmanlı Endülüs’te” adlı romanını yazdı.[2] Artık Endülüs bize o kadar da uzak değil. Hilal’in İki İcu’nda her yönüyle Endülüs var. Mine Sultan Ünver, son romanında, Fatih Sultan Mehmet Han’ın Endülüs Müslümanlarıyla temasa geçerek Hilal’in iki ucunu, Müslümanları birleştirme amacıyla İber yarımadasına, İspanya’ya gönderdiği kahramanların çarpıcı hikâyesini anlatıyor. Hem de muhteşem bir üslupla. Ciddi bir araştırma sonunda müthiş bir duygu seli ile yazılmış bu roman.
Üzerinde durulması gereken önemli bir husus var, o da şudur: Tarihin zaferlerle dolu şanlı sayfaları yazmak kolaydır. Zor olan, mağlubiyetlerin, büyük acıların, göçlerin yaşandığı dönemleri yazmaktır. Endülüs tarihte böyle bir karanlık sayfadır. Balkan Savaşları ve Felaketi böyledir. Karanlık bir dönem, kırmadan, dökmeden; ümitsizlik vermeden ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Mine hanım bunu başarmıştır.
Endülüs, bütün ihtişamı ve estetiği ile romanda karşımıza çıkıyor; Deliormanlı Poyraz, Endülüslü Ali Asar, İmam Nasr Fakih, Arslan Bey, Reisü’l-Küttüp Eyüp Efendi, Fatih Sultan Mehmet, Amber, Gerenimo, Pinhan, Serdar Han gibi roman kahramanlarının üzerinden gözümüzde canlandırılıyor. Kitap çok sade ve güzel bir Türkçe ile yazılmış. Her satırında Endülüs’ü yaşıyor insan. Endülüs’ün yıkılışını özetleyen şu ibret dolu satırlar da romandan:
“Abdullah Es-Sağir, Gırnata’nın anahtarını Ferdinand ile İzabel’e teslim edip Fas’a doğru yola çıkarken, İspanyolların ‘Arabın son nefesini verdiği yer’ ya da ‘Gözyaşı Tepesi” dedikleri tepeden son bir kez Gırnata’ya bakıp ağladı. Validesi Aişe o vakit oğluna, ‘Ağla! Ağla! Eğer erkekler gibi mertçe savaşsaydın, şimdi kadınlar gibi ağlamazdın...’ deyince son melik, annesine şöyle karşılık verdi, ‘Ey validem! Bu felaketlerin benim ve halkımın başına gelmesine birinci sebep sen iken şimdi beni ayıplıyorsun. Vallahi evvelce senin böyle söyleyeceğini bilseydim, cesedimi Gırnata toprağında bırakıncaya kadar savaşırdım...’ ”
Osmanlı gibi İslâm medeniyetinin zirvelerinden biri olan Endülüs’ü, Türk İslâm medeniyetini bir daha yıkılmayacak şekilde inşa etmek ve gelecek nesillere bırakmak için yakından tanımamız, düşünmemiz, hayal etmemiz lazım. Hilalin İki Ucu, Endülüs’ün, Güney Türkistan’ın (Afganistan), Arabistan’ın, Irak’ın, Suriye’nin akıbetine uğramamak için ibret dolu sayfalar sunuyor bize.

17 Ocak 2013

[1] Nar-ı Aşk, Sultan’ın Rüyası romanlarının ve Aşk-ı Muhammed (Ekrem Altıntepe ile birlikte) kitabının aynı zamanda minyatür sanatçısı yazarı.
[2] Mine Sultan Ünver, Hilalin İki Ucu, İstanbul, Timaş Yayınevi, 2012, 224 sf.
300 syf.
·77 günde·Beğendi·10/10
Kesinlik herkesin okuması gereken bir eser bilmediğimiz bilgileri bize fazlaca öğreten bir kitap tavsiye ediyorum okuyun sevgili yazarımızın yüreğine sağlık
300 syf.
Türk Musikisinin dahi bestekârı Buhurizâde Mustafa Itrî Efendi,Mevlevi terbiyesi ile yetişmiş aynı zamanda neyzen , hanende,hattat ve şairdir.
1000'nin üzerinde bestesi olduğu tahmin edilmektedir ancak günümüze çok az sayıda bestesi ve şiiri ulaşabilmiştir.Bugüne ulaşabilen az sayıda eseriyle bile,ne kadar önemli bir bestekâr olduğunu ortaya koymuştur.
Fakat ben bu kitabı okuyana kadar kendisini hiç tanımıyordum.Hatta 100 TL’lik banknotların arkasında fotoğrafının bulunduğunun bile farkında değildim.Bugün hâlâ coşkuyla söylenen salavat ve tekbir bestelerini yine kendisinin bestelemiş olduğundan da haberim yoktu.
Hani bizlere sorarlar ya kitaplarda ne buluyorsunuz,bukadar çok kitabı nasıl okuyorsunuz diye ? işte bunun için,farkında olmadığımız her şeyi farketmek,öğrenmek,bilgi sahibi olmak için.
Osmanlı ve islam musikisinin değerli bestecisinin simdi kim olduğunu,hayatını,eserlerini öğrenmiş oldum.Bundan büyük bir mutluluk yok benim için.
Kitapta Aşk'a,sevgiye ve dostluğa çok güzel bir şekilde yer verilmiş.
Hayran kaldım her kelimesinin altını çizerek,durup düşünürek okudum.
Bir yanda Itrî efendi'nin esir pazarında görüp,sesine aşık olduğu gözleri görmeyen Fasıla...
Diğer yanda Mevlana'nın Şems'e olan Aşk'ı gibi,Itri efendinin Kırım han'ı Selim Girayhan'a hissettiği Dostluk Aşk'ı...
Muazzam bir eserdi Ne söylesem az kalacak.Tarih sevenler ve gerçek hayatlara ilgisi olanlar mutlaka okumalı
288 syf.
·10/10
Kitabı okumakla tanıklık ettiğim birçok hâdise oldu. Osmanlı’nın son anlarını. Milli Mücadele yıllarını. Cumhuriyet’in kuruluşunu, geçmişle bağlarımızın koparıldığı Yeni Türkiye’nin inkılâpları hengâmesinde yaşanılanları okudum kitapta.

Sultan Vahdettin’in vefatını, sonrasında yaşanılanları, borçlarından dolayı icra memurlarının cenazeyi haczetmesini, bu sebeple cenazenin bir ay süreyle defnedilememesini de okudum. Hazindi.

Şapka inkılâbının ilk anlarını. Şapka yüzünden idam edilenleri. Dönemin karanlık yüzünü. Kanlı hallerini. İstiklal Mahkemelerini. Bir gün önceki gösteriden sonra bir gecede yargılanıp (!) kadın olduğu belli olmasın diye yanındaki yirmi iki erkekle başına çuval geçirilip idam edilen Kahramanmaraş’lı Şallı Bacı’yı. Sırf reisi cumhurlarının emrini yerine getirmek için kadın şapkası giyen erkekleri. Ve onların gülünç hallerini okudum.

Kimilerinin kendini inkılâpların değişimine bıraktığını, kimilerinin geleneğe bağlı kalmak istediğini okudum. Bilhassa kadınların örtülerinden sıyrılmalarını isteyen devlete karşı boyun eğdiklerini. Boyun eğmelerinden ziyade değişimin cezbedici vaatlerine kapıldıklarını okudum.

Sabiha Sultan. Vahdettin’in kızı. İran Şahı da talip olmuş ona. Mustafa Kemal de. Hikâye biraz da onun etrafında şekilleniyor. Sürgün yıllarından bahsediyor. Evliliğinden. Kızlarından. Tekrar vatanına dönmesinden. Hanedanın kadınları dönüyor ama erkekleri hâlâ dönememiş. Sürgünle ilgili düşüncelerini dile getirirken Sabiha Sultan “Sürgünümüzü, tarihin normal seyri içinde kabul etmek lazım. Zira her şey yenilenir, değişmek dediğimiz şey hayatın içinde hep yok mudur? İhtiyaçtır. Rıza göstermekten ve acısını çekmekten başka yapacak bir şey yok.” diyor. İlginç geldi bana. Belki bu görüşleri şu yorumla birlikte değerlendirmek lazım: “Osmanlı ailesi mensupları sürgünde yokluk, özlem ve acı dolu günler geçirdi, geçiriyor; ama dünyanın neresinde olursa olsunlar, memleketimiz aleyhinde bir tek söz söyletmiyor. Cumhuriyet aleyhinde hiçbir teşebbüse dâhil olmadı, olmuyor.”

Kitapta Kedili Kütüphane olarak da bilinen Beyazıt Devlet Kütüphanesi müdürü ve Darülfünun müderrisi İsmail Saib Efendi’yi de okudum. “O ki hafızasının ve ilminin şöhreti Ankara’da dahi bilinirdi. İstanbul kütüphanelerindeki tüm yazmaları hangi kütüphanede, hangi kitaplıkta ve hatta numaralarına varıncaya dek ezberinde tutabilen” bir Osmanlı Efendisidir. Maalesef şapka inkılâbından sonra, ilmiye kıyafeti olan sarığını hırkasını çıkarıp şapka takmamak adına Darülfünun’daki derslerini bırakıp emekli olmuş. Sonrasında ömrünü küçük taş bir odada, yokluk ve unutulmuşluk -belki unutturulmuşluk- içerisinde tamamlıyor. Eşsiz bir akıl Hâfız-ı Kütüp’e o zamanın yöneticilerinin reva gördüğü buymuş işte.

Kitapta iki hayali kahramanın hikâyesini de okudum. Binbaşı Sencer ve musikişinas Neva Hanım. Bunların birbirlerine olan derin aşklarını. Beraber yaşadıkları kısa bir dönemi. Sonrasında isyanların sebep olduğu uzun ayrılık günlerini.
En sonunda bir vuslat var. Ama nasıl bir vuslat?
Onu da sizin okumanıza bırakıyorum.
240 syf.
·19 günde·8/10
Hikayemiz gözünü hırs bürümüş Kara Pertev Paşa'nın Itır'ı ve çocuğunu kaçırmasıyla başlıyor. Itır, gaybi bilgiler ilham edilen bir kadın ve Pertev Paşa'nın asıl emeli bu bilgiler doğrultusunda sadrazamlık makamına ulaşabilmek. Ardından bu hain planla birlikte kesişen hayatları okuyoruz; güzeller güzeli Esmehan Kaya Sultan ve Melek Ahmet Paşa'nın aşkı, tabip Selim'in kaybolan karısını ve çocuğunu bulma çabaları...

Anlattığı aşkın naifliği kafamda kurduğum dekora çok yakıştı desem yeridir :)

Yazarın okuduğum ilk kitabı olduğu için nasıl bir dille karşılaşacağımı bilmiyordum ama okudukça beni tatmin etti diyebilirim. Sadece biraz ağır bir dili vardı o da anlaşılmayacak bir şekilde değil kesinlikle. Ayrıca kitabın içinde altı çizilecek bir çok yer vardı. Değindiği şeyler güzeldi ve beni bazı konularda daha çok düşünmeye itti.

Bu gibi nedenlerden dolayı kitabı sevdim, okuyacak olanlara veya okuyanlara iyi okumalar diliyorum :)
288 syf.
·3 günde·9/10
“Vahdettin ile Mustafa Kemal arasında bir kadın Sabiha Sultan” bu cümle belki de dikkat çeksin diye konuldu kapağa sanıyorum. Ki konulmasa da elden bırakılmayacak bir eser yine olurdu. Kapak aksine başrol Neva Hanımda. Neva hanım sayesinde bir döneme tanık olurken, bir hayat içinde müzikle yürüyorsunuz. Ve siz bunları yaparken yazar öyle sade, öyle kafa karıştırmaz anlatıyor ki; tarihle iç içe geçen diğer kitaplardan farkını da burda ortaya koyuyor..
288 syf.
·7 günde·Beğendi·9/10
Hüzün ve sukut içinde sindirerek okumaktan mutluluk duyduğum kitap. Kadere tevekkülde en güzel 4 karakterin yorumlanması. Yazar ve kitabıyla tanışmama vesile olan arkadaşıma minnet duyuyorum...
288 syf.
·16 günde·Puan vermedi
Yazarın ilk okuduğum kitabıydı ve dilini beğendim.
Eski zamanlarda aşkın ne kadar ince yaşandığını anlatan bir hikaye. Mevlevi şeyhi Hüsn ü Aşk'ın yazarı Şeyh Galip ve güzelliği dillere destan bir güzel Beyhan Sultan'ın kavuşmaları mahşere kalmış çok etkileyici aşkı ve en zarif şekliyle anlatılmış
Aynı zamanda bir köle olan Simla ve her türlü suça karışmış Alehandro'nun hikayesi ve aşkına da yer verilmiş

Yazarın biyografisi

Adı:
Mine Sultan Ünver
Unvan:
Minyatür Sanatçısı
Doğum:
Çankırı, 1980
1980 Çankırı doğumlu. Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde lisansını, aynı üniversitenin Geleneksel Türk El Sanatları bölümünde yüksek lisansını tamamladı. Minyatür, tezhip ve ebru gibi geleneksel sanatlar üzerine serbest sanatçılardan ve Kültür Bakanlığı atölyelerinden eğitim aldıktan sonra minyatür sanatçısı olarak yurtiçinde, ABD’nin birçok eyaletinde ve Avrupa’da toplam 10 sergi açtı. Minyatür dalında Türkiye çapında iki ödül kazandı. New York ve Washington şehirlerinde yaklaşık iki yıl yaşadıktan sonra Avrupa şehirlerinde kısa süreli ikamet etti.

Üniversite yıllarında başladığı iş hayatına devam etmekle birlikte çeşitli dergiler için edebiyat, sanat ve tarih alanında öne çıkan simalarla söyleşiler hazırlayıp düzenli olarak kültür-sanat ve gezi yazıları yazıyor.

Yazar istatistikleri

  • 21 okur beğendi.
  • 305 okur okudu.
  • 5 okur okuyor.
  • 123 okur okuyacak.
  • 4 okur yarım bıraktı.