Serena, okurken insanın içini biraz üşüten ama elinden de bırakamadığı bir roman. Ron Rash, hikâyeyi anlatmaktan çok sanki seni o ormanların içine bırakıyor; kereste kamplarının sertliği, doğanın acımasızlığı ve insanların vicdanla kurduğu zayıf bağ hep hissediliyor.
Serena karakteri özellikle unutulmaz. Güçlü kadın deyince genelde hayranlık uyandıran tipler akla gelir ama Serena hayranlıktan çok rahatsızlık uyandırıyor. Zeki, kararlı ve acımasız. Onu okurken “haklı mı, yoksa korkunç mu?” sorusu sürekli zihinde dolaşıyor. George Pemberton ise onun yanında giderek silikleşen, gücün peşinden sürüklenen bir karakter gibi duruyor.
Romanın en güçlü yanı, hırsın insanı nasıl yavaş yavaş insanlıktan çıkardığını göstermesi. Kimse bir anda kötü olmuyor; her şey küçük kabullenişlerle başlıyor. Doğa ise romanda sadece arka plan değil, neredeyse başlı başına bir karakter. Kesilen ağaçlar, yok edilen ormanlar, insanların iç dünyasıyla paralel ilerliyor.
Filmini de izledikten sonra şunu söyleyebilirim: Film görsel olarak güçlü, oyunculuklar özellikle Serena karakteri için etkileyici ama kitabın verdiği o iç sıkıntısını ve karakterlerin karanlığını tam olarak yakalayamıyor. Film daha “seyirlik”, kitap ise daha “rahatsız edici”. Kitabı okuyan biri, filmde bazı duyguların yüzeyde kaldığını fark ediyor.
Kısacası Serena, keyifli bir hikâye arayanlar için değil; insan doğasının karanlık tarafıyla yüzleşmek isteyenler için bir kitap. Okuduktan sonra sevdiğini söylemek zor, ama etkisinden kolay kolay çıkılmıyor.